seyyidin 78 Takipçi | 8 Takip

NAZAR VE BÜYÜNÜN İÇ YÜZÜ

2011-08-20 10:37:00
 

NAZAR VE BÜYÜNÜN İÇ YÜZÜ

imagesCAZUGPK0_nazar

 

İlmihaller, akaid kitapları, eski ve yeni âlimler, dini bilimsel gerçeklerle anlatan dindar bilim insanları, medyumlar, halkımız ve tüm dünyada nazar ve büyüye inananlar derler ki;

“Nazar ve büyü gerçektir. Kutsal kitaplarda varlıkları sâbittir. Âlimler inanılması gereken itikadî esaslar arasında nazar ve büyü etkisinin gerçek olduğunda hemfikirdir. Nazar ve büyünün varlığını inkâr eden imandan çıkar. Nazar ve büyünün hak olduğu kabul edilmelidir fakat… bile bile nazar ederek çevreye bakışla zarar vermek(???), insanlara kötülük etmek amacıyla büyü yapmak ve ya yaptırtmak ise haram kılınmıştır. Kötü büyünün etkisini bozucu, şerri def edici anti büyü ise imanlı bir hoca tarafından mMüslüman cinlere yaptırılırsa(???) câiz olup yine de tavsiye olunmaz.”

Gerçekten nazar ve büyü “etki edici bir güç” olarak yaratılmış ama bu “etki”yi kullanmak haram mı kılınmıştır?

Alkolün, domuzun fiziksel olarak yaratılıp da içilmesinin, yenilmesinin haram olası gibi midir?… yalan ve gıybetin bir fiil olarak yaratılmış olup o fiilin işlenilmesinin men edilmesi gibi midir?

Nazar ve büyü nasıl, nice bir “hak”dır?

“Hak” olmasından ne anlamalıyız?

Nazar: Gözden çıkan negatif ışınların lazer enerjisi gibi tahrip edici bir güç müdür?

Büyü: Büyücünün “yaratılmış büyü etkisini(???)” okuma-üfürme-muska-çerçöp karışımları ile bir yere yönlendirerek oraya kötülük edebilme yeteneği midir?

Nazar ve büyü sorununa ve sorularına günlük yaşamda cevaplar bulmaya, anlamaya ve anlatmaya çalışalım.

***

Önce nazar olayını deprem gerçeğiyle ilişkilendirerek farklı bir yöntemle izah edelim.

Dünyanın derinliklerinde devasa ölçüde kırılma-çöküntü olur ve bir saniyede üç yüz bin kilometreye yakın ışık hızıyla yayılan muazzam bir enerji açığa çıkar.

Işık hızını tanımak için şöyle bir örnek vereyim… dünyada yaktığımız bir fenerin ışığı (enerji dalgaları) “bir saniye” içinde uydumuz Ay’a, yaklaşık olarak sekiz dakikada yıldızımız Güneş’e ulaşır.

Kırılmanın yarattığı şok dalgaları ise enerji dalgaları kadar hızlı değildir fakat dünyanın yüzeyine doğru yükselirken ayaklarımızın altındaki toprağı, suları, dağları, taşları tabaka tabaka “titreştiren” korkunç derecede kuvvetli bir güçtür ve biz bu olaya “deprem” oluyor deriz.

Kırılmanın-çöküntünün yarattığı enerji sıfır saniyeye yakın bir anda vücudumuzun içinden geçip giderken insan beyni bunu hissetmez. Dünya üzerinde bizlerle birlikte yaşayan kedi, kuş, köpek, tavşan gibi sevimli dostlarımızın beyin yapıları ise bu enerjiyi anında algılar ve huzursuzluk belirtileri göstermeye başlarlar.

Enerjinin yarattığı şok dalgaları dünya yüzeyine (kırılmanın-çöküntünün derinliğine göre) bir kaç dakika sonra ulaşır. Deprem gerçeğini dikkate almadan inşa edilen çürük yapılar (üzerinde Mâşallah/Allah Korusun yazsa da) sallanmaya, çatlamaya, yıkılmaya başlar. Hayvanların verdiği bir kaç dakikalık deprem ön alarmı çürük binaları boşaltmaya genellikle yeterli zaman kazandırmaz.

Yer altındaki kütlelerin birbirini, sıkıştırması-germesi depremden bir kaç gün önce had safhaya çıkar ve çeşitli frekanslarda enerji boşalmaları meydana gelir. Sevimli dostlarımız hayvanlar bu enerji türlerini de algılayıp depremden günlerce önce huzursuz olurlar. İnsanlar hayvanların anormal (aslında normal) davranışlarını onların bir yerlerinin ağrıdığına bağlarlar. Eğer hayvan davranışları yeterince anlaşılırsa depremi belki de şiddet derecesine göre bir kaç gün önceden öğrenebiliriz.

Hayvanların huzursuzluğu insanların ölecek olmasına dertlendiklerinden kaynaklanmaz. Huzursuzlukları, stresleri, hırçınlıkları beyinlerinin ve beden sistemlerinin yeraltı enerji titreşimlerindeki anormal yükseltilerinden dolayı aşırı rahatsız olmalarından kaynaklanır.

Eski âlimler, ârifler hayvanların bu hassasiyetini avama açıklamak için “Allah depremi önceden hayvanlara mâlum eder” demişlerdir. Allah’ın hayvanlara mâlum etmesini şimdilik bu kadar anlayıp izah edebiliyoruz. Fakat her zaman kesinlikle anlaşılması gereken şey… Allah hiç bir canlıya doğa yasalarına bağlı olmayan bir yolla haber göndermediği/göndermeyeceğidir. Allah kendi kanunları olan doğa yasalarıyla keyfî oynamaz.

Evrende görebildiğimiz ve göremediğimiz her olayın “doğa kanunlarıyla” ya da daha doğrusu diğer adıyla“Allah sistemindeki değişmeyen gerçekler” ile mutlaka bir açıklaması vardır. Yetersiz bilim ve teknik düzeyimiz nedeniyle çözemediğimiz “keramet, istidraç, içgüdü” gibi doğal gerçeklere şimdilik “doğa üstü metafizik olaylar” ya da “Allah’ın doğa kanunlarını iptal ederek insanları uyarmak amacıyla doğa üstü şeyler yaratması” tarzında basit açıklamalar getiriyoruz.

Hayvanlarda olan tüm duyu sistemi hattâ daha mükemmeli aslında her insanda vardır ama çeşitli (yalan-gıybet-aşırı yemek- dengesiz fazla uyku, uygunsuz haram zevkler vb.) nedenlerle Rasul/Nebî/Velî seviyesindeki insanlar kadar çalışmaz… kısmen çalışır.

Bazı normal (avam) insanlarda (din-inanç-ırk-davranış-yaşam farkı olmadan) bu hassas algı sistemleri diğer normal insanlara göre doğuştan biraz daha fazla açık olabilir. Sonradan herhangi bir psikolojik ve ya fiziksel olay nedeniyle de açılmış olabilir. Bu açılımlar Rasul/Nebî/Velî derecesinde olduğu gibi “tam” değildir. Bazan tutarlı bazan tutarsız bulanık öngörüler halindedir.

Öngörü; olacak olayları önceden bazı elektronik aletler gibi ya da bazı hayvanlar gibi hissetmektir. Barometredeki basınç değişimi yağacak yağmuru öngörür. Romatizma ağrılarının şiddetlenmesi yağacak yağmuru öngörür. Karıncaların yuva girişlerini kapatmaları yağacak yağmuru öngörür. Hz. Nuh’un karada gemi yapması yağacak yağmuru öngörür.

Öngörüler Rasul/Nebî/Velî seviyesinde “Mucize-kerâmet”tir. Mucizeler öngörülerinde şaşmaz, kerametler ise her zaman isabet göstermeyebilir.

Öngörüler normal insanlar seviyesinde “altıncı his, istidraç, içe doğuş”tur ve isabet oranları çok düşüktür… milyarlarca olaydan bir-iki tanesini… belki de üç-beş tanesini aşağı yukarı tutturabilirler ve her olayı biliyormuş gibi şöhret kazanırlar.

Öngörüler hayvanlar seviyesinde “içgüdü” olarak açığa çıkar. Hayvanda bedensel hastalık olmadığı müddetçe gaybın (mesela… bir dakika sonraki depremi) şehadet âlemine (ışık hızıyla) düşmüş verilerini (enerji dalgasını) “kesin bilgi” seviyesinde algılar.

Öngörülerde bir de tasnif dışı özel durum vardır… Fiziksel darbe almış (özellikle beyin sarsıntısı geçirmiş) ve ya psikolojik şoklara mâruz kalarak teşhis edilememiş akıl hastalığına müptelâ olmuş kişilerde “hissi kablel vuku / Kalbin ve beynin gelecek olayı şimdideki sebeplerden hissetmesi” yeteneği bazı durumlarda altıncı hisden ve istidraçdan daha kuvvetli gelişmeler gösterir. Meselâ yeraltında sıkışan yerkabuğu bölümlerinin kırılmadan önce yaydığı enerji dalgalarını depremden bir kaç gün önce hayvanların hassasiyetinde hissederler… durdukları yerde depremden bahsederler fakat kesin gün, saat ve saniyeyi veremezler.

Hz. Lût a.s. yer altındaki bir kütle hareketinin enerjisini açık duyularıyla günlerce önce fark etmiş (melek haber vermiş/Allah vahyetmiş) ve bulunduğu şehirden “tam vaktinde” çıkmıştır. Hz. Lût’un çıkışından sonra gözleri kör eden bir enerji patlamasıyla şehrin altı üstüne gelmiştir.

Hz. Nuh a.s. atmosferdeki basınç değişimlerinin olağanın üzerinde olduğunu açık duyularıyla “algılamış” = melekler haber vermiş/Allah vahyetmiş ve karanın ortasında gemi yapmaya başlamıştır.

Yağmurlardan çok önce karıncaların yuvalarının girişini toprakla kapatması, arıların kovanlarına dönmesi, kuşların küme küme göçleri ve benzeri hayvan davranışları “tufanın ön habercisidir” yâni hayvanların duyularıyla atmosferdeki basıncı, yeraltındaki enerji hareketlerini algılamasıdır.

İnsanların içinde duyularının tamamı en açık olan muhakkaktır ki Rasulullah a.s.’dır. Evrensel sebepler zincirinin sonuçlarını önceden Allah’ın dilediği kadar hissederdi. (Tam bilemediğimiz nedenlerle gaybı kısmen okumayı tercih etmiştir. Bunu da – Allah’ın dilediği kadar- anlamına gelen sözleriyle ifade etmiştir) Meselâ İran ve Bizans savaşında yenilen Bizansın tekrar toparlanacağını ve bir kaç yıl içinde tekrar savaşıp muzaffer olacağını haber vermiştir. Hz. Ebû Bekir de bu haber üzerine bir müşrikle bahse girmiştir. Şartlar değişmiş ve savaşın başlaması uzamış ve Rasulullah a.s. müddeti uzatmasını ve bahis değerini artırmasını tavsiye etmiştir. Nihayet savaş olmuş Bizans (ehli kitap) İran’a (putperestlere) galip gelmiş Hz.Ebû Bekir bahsi kazanmıştır. Bu olay (benzerleri de vardır) Rasulullah a.s.’ın geleceği değil şimdideki sebepler zincirinin yarınlarda oluşturacağı sonuçları Risaletin küllî aklı ile görmesidir.Kur’an bu nedenle Rasul’ün kâhin olmadığını, cinlerden haber almadığını vahiyle konuştuğunu (sistemi okuduğunu) beyan eder.

Rasullerin ve Velîlerin “gelecekten haber vermesi” kehanet değildir, Allah’ın “gelecek olayları ispiyonlaması” ise hiç değildir. Onlar geleceğin şimdideki izlerini gözlerler ve şimdinin yarındaki sonucunu söylerler. Bu bilgi Rasullerin duyuları tam açık olduğu için sadece onlara mahsus olarak “kesin gaybî bilgi”adını alır.

Anlattığımız olayların ve olguların nazar ve büyü ile ilgisi nedir? Şimdi de bu ilgiyi günlük yaşamdan örneklemelerle oluşturmaya çalışalım.

***
Çok güzel bir bebeğin annesi Fatma Hanım dikkatsizlik nedeniyle mama verirken kendi yavrusunun vücuduna mikrop bulaştırır. Mikrobun kanda yuvalanma ve çoğalma dönemi (varsayalım ki) üç gündür. Bebek üç gün boyunca normal neşesiyle güler oynar. Üçüncü günün sabahı annenin “mavi gözlü keskin bakışlı” komşusu Emine Hanım ziyarete gelir. Bebeğe “mâşallah” demeden bakar, “tuh senin yüzüne çirkin” demeden sever, nazar duası okumadan öper ve evden gider. Bebeğe kendi annesinin bulaştırdığı mikropların üreme ve tahribat aşaması zamanını tevafuken o gün doldurmuştur ve etkisini açığa çıkarma vakti o gün akşam üstüdür… bebek o gün akşam üzeri aniden ateşlenir… hastaneye zor yetiştirirler.

Neyse ki modern tıp “mâşallah ve nazar dualarını” teknoloji diliyle okumakta olduğu için bebeğin kanındaki mikrobik vak’ayı tedavi eder ve evine gönderir.

Bebeğin annesi bilemeyeceği kendi suçunu kime atar?

“Mavi gözlü keskin bakışlı” Emine Hanıma… değil mi?

Evet.. aynen hastalığın nedeni anneye göre neredeyse vahiy derecesinde kesin bilgiyle“nazar”dır (???) ve ihale de Emine Hanım’ın üzerinde kalır. Anne… Emine Hanım’ı diğer konu komşularla ardından bir güzel çekiştirir… Emine Hanım’a da birisi konuşulanları ispiyonlar ve komşular küser. Aradan bir kaç gün geçer. Fatma Hanım evde temizlik yaparken kuytu bir köşede minicik bir torba içinde bir kaç limon tuzu parçası, küçük bir makas, üzerine iğne batırılmış kumaş parçası ve kırk düğümlü bir ip bulur. Büyü konusunda mahallenin uzmanı sayılan Memiş Dayı’ya bir çeyrek altın bağışıyla (visit parası değil gönüllü bağış???) müracat eder. Memiş Dayı büyü torbasındaki malzemeleri yorumlar: (Değerli okurlar hikayedeki nazar-büyü cümlelerini ciddiye almayın… hepsi de bâtıl inançtır.)

“Limon tuzu bebeğin benzini sarartmak içindir. Makas bebeği anneden ayırmak içindir. İğne batırılmış kumaş parçası bebeğin vücudunda onulmaz yaralar çıkması içindir. Kırk düğümlü ip bebeğin kırk derde düşmesi içindir. Bunlar ap açık büyüdür.”

Evet büyü çözülmeli ve anti büyü malzemeleriyle etkisiz hale getirilmelidir. Bu işlem için dört çeyrek altın daha gerekir. Gerekli anti büyü kırk bir “Yasin”, yedi “Felak”, yedi “Nas” okunarak yapılır ve Emine Hanım’ın ayak basacağı bir yere gömülür. Büyünün Emine Hanım’a geri tepmesi kesindir artık.

Anti büyü yaptırmak günah değildir çünkü şifâ ve iyi niyetle yapılmaktadır(???).

Aradan bir kaç ay geçer bebek annesinin yine dikkatsizliği ve ya dünyadaki sonsuz sayıda hastalık yapıcı nedenlerden bir neden dolayısıyla tekrar hastalanır. Gerekli tıbbî tedaviden sonra Fatma Hanım soluğu yine Memiş Dayı’nın çıkmaz sokaktaki evinde alır. Bu sefer durum çok daha fazla ciddidir. Memiş Dayı fincana bakar.. cinlerinden haber alır(???) ve; “Evlâdım sizin evin bahçesindeki erik ağacının tam dibinin kuzeyinde üç karış toprak altında bir büyü var. Onu çıkar bana getir”.

Fatma Hanım’ın heyecandan başı döner. “Ne adam be!” der ve tam tarif edilen yeri kazar ve büyü paketini bulur getirir. Memiş Dayı; “Bu daha kuvvetli bir büyüdür”der ve ancak sekiz çeyrek altına çözüleceğini söyler.

Evet… Memiş Dayı gaybı cinler vasıtasıyla görebilen birisidir(???). Fatma Hanım’ın bahçesindeki büyü paketini tam isabetle bilmiştir(???).

Nasıl bilmiştir? Cinler ona nasıl yardım etmektedir?

Açıklaması basit. Bu tip kişiler Müslüman cinlerden birini ele geçirirler(???) ve cine; “Bize büyü paketlerinin yerlerini haber vermezsen Kur’an’dan bir sayfayı yırtıp üzerini çiğneriz” diye tehdit ederler. Müslüman cin Kur’an’a sahip çıkmak, ayak altında çiğnetmemek için hocanın/medyumun emrine girerler… desem de İNANMAYIN. Bunlar cinci-büyücü kişilerin kendilerini pazarlama teknikleridir ve müşteri kandırma reklamlarıdır.

Memiş Dayı cinlerden minlerden haber almaz… Fatma Hanım’ın ilk bulduğu minik büyü torbasını evin içine Memiş Dayı ile işbirliği yapan Fatma Hanım’ın bir komşusu koymuştur. Bahçeye de aynı komşu ikinci büyü torbasını gömmüştür. Memiş Dayı büyü paketlerini cinler vasıtasıyla bulmuyor işbirlikçi ajanlarıyla birlikte hazırlıyor ve buldum numarası yapıyor. Ajanın altınlardan aldığı payı aralarındaki anlaşmaya bağlıdır… belki de yarı yarıyadır.

***

Mavi Gözlü Emine Hanım’ın gözünden negatif ışınlar çıkmakta ve bebeğin enerji dengesini bozmaktadır. Bebek bu negatif enerji etkisiyle hastalanmakta ve ateşlenmektedir… desem yine İNANMAYIN.

Çünkü Allah’ın Sistemi’nde “sihirli sopa”ya yer olmadığı gibi bir insana bakışla “negatif enerji aktararak” hasta etmek gibi bir “keramet, istidraç ya da beyinsel güç” yoktur fakat tam tersi olan “pozitif enerji göndermek ve sevgi nazarıyla moral etki oluşturmak” mümkündür. Emine Hanım doğal yollarla “hissi kablel vuku / Kalbin ve beynin gelecek olayı şimdideki sebeplerden hissetmesi” sahibidir. Bebeğin bedenindeki mikropların yaydığı hastalık enerjisini beyni ve kalbiyle algılamış, içinde bebeğe pozitif enerji yüklemek isteği doğmuş ve komşusunu ziyaret etmeye gitmiştir. Bebeği sevmiş, bebeğin moralini yükseltmiş ve mikroplara karşı direnç kazanmasını sağlamıştır. Sanılanın aksine belki de bebeği ölümden kurtarmıştır.

***

Bebeğin annesi Emine hanımın mutluluklarını, bebeği ve kendini kıskandığını sürekli düşünmekte ve onun herşeylerine nazar değidirmesinden korkmaktadır. Bu nedenle yedi mahallenin en derin hocalarına birer tane nazar muskası yaptırıp ev ahalisinin boyunlarına asmıştır.

Fakat Emine hanıma bu muskalar vız gelir… mavi gözleriyle ve kem bakışlarıyla süper bir nazar makinasıdır. Gözünün içinden öyle negatif ışınlar çıkar ki muskaların ve “korunma dualarının” oluşturduğu” enerji kalkanını kâğıt gibi deler geçer ve insanın ciğerine saplanır. Hatta balkonlardaki çiçek saksılarını bile yerinden kaydırıp alttan geçen insanların kafasına düşürdüğü “çok kesin delillerle sâbittir”.

O gün de yine öyle oldu.

Emine hanım evinde oturuyorken “aniden içi sıkıdı ve pencereden dışarı baktı. Tam bu esnada bebeğin babası karşı kaldırımdan evine doğru yürüyordu.

Karşı balkondaki saksıya bir baktı ve o anda çok şiddetli bir rüzgâr oluştu ve saksı adamcağızın kafasına düştü. Üzülmeyin bebek öksüz kalmadı modern tıp ve bilim insanları (tıpçılar) şifâ âyetlerini teknoloji diliyle okuyarak babayı Emine hanımın nazarıyla oluşturduğu(???) kazanın yarasından kurtardı.

Ne müthiş kadınmış şu Emine hanım!!! Bütün mahalle “iki gözü önüne aksın” diye beddua eder ama o hiç tınmaz. Herkese nazar değdirmeye devam eder(???). (Hikayeye inanmayın… hepsi bâtıl inançtır)

Halbuki işin doğrusu…

Evrensel sebepler zinciri o gün atmosferdeki hava kütlelerine yer değiştirtmiş ve rüzgâr oluşturmuştu. Rüzgâr da balkondaki saksıyı kaydırıp yere düşürecekti. Emine hanımın kalbi “hissi kablel vuku / Kalbin ve beynin gelecek olayı şimdideki sebeplerden hissetmesi) ile olayı “evvelden” algıladı. Ve gayri ihtiyari pencereyi açıp bebeğin babasına baktı. Eğer adam Emine hanımın bakışını fark edip “ hissi kablel vuku mesajını” okuyabilseydi “henüz düşmeyen” saksının altından kaçardı ve yaralanmazdı. Ve Emine hanımı “mahallenin uğurlu kadını” hatta belki de “evliyası” ilan ederdi.

O evliya değildi ama algıları “evrensel sebepler zincirinin” bir an sonra açığa çıkaracağı “sonucu” şimdiki nedenlerden hissetmekte ve hiç farkında olmadan gözlerini oraya çevirebilmektedir.

***

Emine Hanım hikayesi hayal ürünümdür ama benzeri olaylar ben doğmadan (kırk-elli yıl kadar önce) bizim yörede yaşanmıştır.

Mavi Gözlü Adam, Köy İmamı, Köy Muhtarı ve amcam birlikte köy misafirhanesinin damında oturuyorlarmış. Babam da atına binmiş bir kaç kilometre öteden köye doğru geliyormuş. Mavi Gözlü Adam; “Şu atlıyı atından aşağı düşüreyim mi” der demez atın ayağı bir köstebek çukuruna girmiş ve babam yere yuvarlanmış. (Babam köye geldiğinde Mavi Gözlü Adam’ın konuşmasıyla aynı anda attan düştüğü ittifakla kendisine söylenmiş. Benzeri bir kaç olay başkaları üzerinde de gerçekleşmiş.)

Şimdi düşünüyorum… Babamı Mavi Gözlü Adam’ın nazarı mı düşürdü? Yoksa Mavi Gözlü Adam’ın hassas beyni ve kalbi Allah’ın Evrensel Sebepler Zincirinin bir kesitinin bir an sonraki “sonucunu”mu algıladı ve diliyle öylesine konuştu?

Babam Mavi Gözlü Adam baktığı için mi attan düştü? Yoksa atın ayağı köstebek çukuruna gireceği için mi Mavi Gözlü Adam oraya baktı. Belki de zavallı köstebek atın ayağını kafasının üzerinde hissetti ve evrene imdat titreşimleri yaydı ve Mavi Gözlü Adam o yardım sinyallerini algıladı ve geldiği istikamete baktı…

Bana göre… “Nazarcılar” diye suçlananlar nazarı değmeyenlerden yani “hissi kablel vuku’su / Kalbin gelecek olayı şimdideki sebeplerden hissetme’si” korozyonlu olanlardan daha temiz insanlardır.

***

İnsanlar çözemedikleri olaylar hakkında “efsâneler” uydururlar. Bu uydurmalar zamanla “din”e mâledilir. “Nazara ve büyüye inanmak” Kur’an âyetlerine, hadislere, Rasulullah’ın yaşadığı bazı olaylara bağlanarak suni yöntemlerle neredeyse İslâm’ın altıncı imanın yedinci şartı (???) haline getirilmiştir.

Nazara ve büyüye inanmayan, onların iç yüzünü Allah’ın Sebepler Zincirinin bir parçası olarak anlamaya çalışan Kur’an’ın bir kaç âyetini (???) ve hadisleri (???) inkâr ile yargılanır ve (bilirsiniz artık bir âyeti dahi inkarın hükmünü).

***

Nazarı keskin olanlar… yani bir an sonrayı şimdideki izlerinden doğal kabiliyetleriyle algılayanlar niçin her zaman “tam isabet”li tahminler yapamazlar?

Bir kaç nedenden dolayı algı sistemleri genellikle kapalı kalır. Meselâ Dünya çekirdeğinin yaydığı manyetik dalgaların yoğunluk farkları, Ay’ın manyetik etkilerinin sürekli değişmesi, Güneş’in manyetik rüzgârları, burçların sürekli değişen etkileri gibi kozmik olaylar o insanların beyinlerini genellikle kilitlemektedir. Bazan kozmik şartlar algıya müsait olunca hemen çevrelerinde olabilecek bir – iki olay onların beyni/kalbi tarafından algılanabilmektedir.

Nazarın hak olduğuna Allah’ın yarattığı ve henüz sırrı tam anlaşılamayan doğal bir öngörü yeteneği olarak inanırım.

***

Nazar olayında yine yaşanmış gerçek bir hikaye…

Bir hanım arkadaşına güne gider. Misafir odasındaki vitrinin üzerinde çok güzel kristal camdan içi su dolu bir çiçek vazosu durmaktadır. Misafir aniden vazoya bakar ve vazo durduğu yerde çatlar… içindeki su o güzelim vitrini ve çok değerli halıyı kirletir.

Nazara bakın Allah aşkına! Vazoyu çatlatıyor?

Ya da…

İmalât hatalı kristal cam vazodaki görünmeyen çatlak odadaki ısı değişimlerinin yarattığı genleşme etkisiyle tuz buz olmadan önce “hissi kablel vukusu” kozmik dengenin etkisiyle o an çalışan hanımın beyni ve kalbi olayın ön titreşimlerini algılıyor… ve gözleri o yöne kayıyor.

Şimdi düşünelim… vazo hanım baktığı için mi kırıldı? Yoksa vazo kırılacağı için mi hanım baktı?

***

Büyünün gücünün hak olmasına inanırım fakat bir büyücünün çer çöp düzeneğiyle insanları hasta etmesine, sevenleri ayırmasına, karı kocayı soğutmasına ve benzeri büyü etkilerin gerçek olduğuna inanmam.

Büyünün inandığım hak olan etksi “bumerang etkisi”dir.

Büyünün “bumerang” etkisi vardır ve “HAK”tır.

Bumerang etkiyi aslında ilk defa duymuyorsunuz.

Allah sisteminde birisinin başkasına ettiği beddua, küfür, çirkin söz, kötü niyet, gıybet gibi negatif enerji gönderileri aynen geri yansır… bumerang etkisi bu anlamdadır ve Hz. Rasul a.s. tarfından izah edilmiştir.

Büyünün geri tepen etkisi de aynıdır. Büyü yapılmak istenilen kişiye ne tür bir zarar vermek istiyorsan aynı etki senin anlayamayacağın farklı bir versiyonuyla sana geri teper. Konuyu anlatabillmek için bir hikâye…

Kaynana gelinini oğlundan ayırmak için Kara Büyücü’ye gider. Büyücünün önerdiği duaları bir şekere okur ve gelinin içeceği çaya okunmuş ayrılık şekerini atar. Bu arada Kara Büyücü’nün mahallî ajanları dost postuna bürünerek gelin hanıma kaynanasının kendisine ayrılık büyüsü yaptırdığını fısıldarlar. Gelin hanım kocasına olayı anlatır. Anacıl koca da annesini savunur. Karı koca arasında tartışmalar başlar. Senin annen şunu yaptı, benim annem bunu yaptı tartışmasıyla kalpleri birbirinden soğur. Aileler birbirine girer… Önce yataklar ayrılır sonra yollar ayrılır. Eşleri büyü mü ayırdı? Yoksa büyücünün süper tuzağı mı ayırdı? Düşünün.

Eğer gelin ve kocası büyünün ve büyücünün ayırıcı gücü olmadığını bilseler yaşlı annenin yaptığı saçmalığa güler geçerler ve biribirlerine daha sıkı bağlanıp daha sıkı sarmaş dolaş olurlar… mutlulukları sonsuzlaşır. Bu arada kaynananın “yaratmak istediği ayrılık büyü etkisi” fırlatılan bir bumerang gibi sistemde geri döner ve kendisini bir musibet versiyonuyla yaralar.

Sistemde kötülük yapmak isteyen aynı kötülük derecesinde farklı bir kötülük türüyle cezalanır.

***

Birisinin çocuğunu büyü ile hasta etmek isteyenin kendi çocuğu geri tepen bumerang etki ile asla hasta olmaz. Çünkü çocuk masumdur ve annesinin/babasının yapmak istediği büyü vb. negatif işlerden dolayı cezaya çarptırılmaz. Kendi takdirini yaşar ve insanlar çocuğun doğal acılarını anne babasının şerlerine yanlış bağlantı yaparlar.

***

Büyü olayında aldanılan bir konu daha…

Birisinin başının belaya girmesi için bir büyü yapılır. Bir kaç gün ve ya bir kaç ay içinde büyü yapılan adam trafik kazasında ölür. Büyüyü yapan Kara Büyücü ve büyü yaptıran kişi trafik kazasını kendilerinin oluşturduğu büyü gücüne bağlarlar. Halbuki…

Evrende her birim her an yüzde elli yaşamak ve yüzde elli ölmek olasılığı içindedir. Ölüm için sonsuz sayıda neden vardır. Yaşamak için yine sonsuz sayıda neden vardır.

Bela büyüsü yaptıran kötülük yapmak istediği kişiyi göz hapsine alacaktır. Her birim gibi o adamın başına her an bir hastalık, kaza, acı, ölüm olayı gelebilecektir. Zaten olacak olan ve ya olmuş olan tatsız olay büyüye bağlanacak ve çok büyük yanılgı ortaya çıkacaktır. “Ben büyü yaptım tuttu” zannına kapılacak ve…

Bumerang etkisiyle kendi nefsi (çoru çocuğu, anası babası, eşi… değil… sadece kendi nefsi) kötülüğün benzeriyle başbaşa kalacaktır.

***

Büyünün başkasına etki etmediğine imanım tamdır. Büyünün bumerang etkisinin HAK olduğuna ise imanım daha çok tamdır. Büyü ile verilmek istenilen kötülüğün pozitif enerjiye dönüştüğüne ise imanım çok çok daha tamdır.

***

Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.

***
Rasulullah a.s.’ın büyü ile hasta edilmesi olayı hadis rivayetlerinde mevcuttur. Olay olmuş ve ya olmamış bilemeyiz. Olmuşsa Rasulullah a.s.’ın hastalanmasını asla büyünün etkisine bağlamam. O da bir beşerdi ve her beşer gibi hem hasta oluyordu hem de sağlığına tekrar kavuşuyordu.

Rasulullah a.s.’ın büyü ile hastalanması inancının bazı muteber tefsirlerde, hadis kitaplarında geçmesi, muvazzeteyn surelerinin bu nedenle nazil olması… olayın sadece bir yorumudur. Yorum sadece yorum yapanları bağlar.

***

Büyü yapanın şerrinden Rabbe sığınmak…

Büyü yapanın şerrinden Rabbimize sığınırız. Çünkü Rabbimiz bizim hakikatimizdir ve Rabbimizin oluşturduğu doğal korunma kalkanımız pozitif etkileri içeri alırken tüm negatif gönderileri gönderene hakkı ile iade etmektedir.

İnsan-ı Kâmil’e gönderilen negatif etki beklentileri İnsan-ı Kâmil’in koruma kalkanına çarpar, pozitife dönüşür ve gönderen art niyetli kişiye rahmet olarak geri döner.

Bizim gibi normal insanlara yapılan sihir, büyü, nazar ve benzeri negativiteler de bizim doğal koruma kalkanımıza çarpınca pozitiviteye dönüşse ve gönderene rahmet olarak dönse ne güzel olur. Belki de sistemdeki her birim için öyledir ve belki de her birim bu doğal hal ile Rabbine sığınmış durumdadır.

Kemal GÖKDOĞAN
 

759
0
0
Yorum Yaz