seyyidin 80 Takipçi | 8 Takip

MISRİ NİYAZİ..16

2010-11-05 12:44:00

 

Vezin. Fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün
Her denînin sözüne aldanıp etme ihtilât,
Her leîmi sırra mahrem sanma eyle ihtiyât.
Şol ki söz kadrin bilür cânın ana eyle nisâr,
Ayağının altına döşe yüzünü çün bisât.
Arifin kadrin yine ol ârif olanlar bilür,
Ehl-i ulûvvun rütbesini bilmez ehl-i inhitât.
Güç getirme kendine geldikçe a’dâ tâ’nesi,
Sükkeri helvâdır andan hâsıl olur inbisât.
Ey Niyâzî fâriğ-u âzâde ol var çekme gam,
Kahr-u lütfu bir bilürsen gam olur sana neşât.
Zâhir üzre takrir olundu (Hacı Maksûd efendi).
Vezin: Müstef’ilün fâilün müstef’ilün fâilün
Bakup cemâl-i yâre çağırırm dost dost,
Dil oldu pâre pâre çağırırım dost dost.
Aşkınla dolmuşam zühdümü yanılmışam,
Mest-i müdâm olmuşam çağırırım dost dost.
Mescid-ü meyhânede hânede virânede,
Kâ’bede puthânede çağırırım dost dost.
Sular gibi çağ-u çağ dolaşırım dağ-u dağ,
Hayran bana sayr-u sağ çağırırım dost dost.
Geldim cihâna garib oldum güle andelib,
Her dem ciğerim tâlib çağırırım dost dost.
Yukarıdaki beyitte geçen “Geldim cihâna garib” sözlerinde: Çünkü vatanın aslı Allahtır. (Oradan geldik. Anın için Hazreti Resûl: “Hubb-ül vatan min-el îmân”, “Vatan sevgisi Allâhtandır” buyurdu) Yani Allaha muhabbet (sevgi) îmândandır demektir.
Dünya gamından geçüp yokluğa kanat açup,
Aşk ile daim uçup çağırırım dost dost.
Aradığım candadır canda ve hem tendedir,
Bilür iken bendedir çağırırım dost dost.
Gâh düşerim mutlaka gâh asl geh mülhika,
Bakup kamûdan Hak-ka çağırırım dost dost.
Dolanmaz ol hâl-u hat minel-ezel tâ ebed,
Onulmaz asla bu derd çağırırım dost dost.
Hep görünen dost yüzü andan ayırmam gözü,
Gitmez dilimden sözü çağırırım dost dost.
Deryâ olunca nefes pârelenince kafes,
Tâ kesilince bu ses çağırırım dost dost.
Gökler gibi dönerim gün gibi dolanırım,
Devr ile eğlenirim çağırırım dost dost.
Ne yerdeyim ne gökte ne mürdeyim ne zerde,
Her yerde her zamanda çağırırım dost dost.
Geldim o dost ilinden koka koka gülünden,
Niyâzî’nin dilinden çağırırım dost dost.
Bu şiirin diğer kısımları zâhir üzre takrir olundu. (Hacı Maksûd efendi).
Vezin : Müstef’ilün fâilün müstef’ilün fâilün
Bakup cemâl-i yâre çağırırım dost dost,
Dil oldu pâre Pâre çağırırım dost dost.
Aşkınla dolmuşum zühdümü yanılmışım,
Mest-i mğdâm olmuşam çağırırırm dost dost.
Mescid-ü meyhânede hânede virânede,
Kâ’bede puthanade çağırırım dost dost.
Sular gibi çağ-u çağ dolaşırım dağ-u dağ,
Hayran bana sayr-u sağ çağırırım dost dost.
Geldim cihâna garib, oldum güle andelib,
Her dem ciğerim tâlib çağırırım dost dost.
Yukadıdaki beyitte geçen “Geldim cihâna garib” sözlerinde: Çünkü vatanın aslı Allâhtır. (Oradan geldik. Anın için Hazreti Resul: “Hubb-ül vatan min-el îmân”, “Vatan sevgisi Allâhtandır” buyurdu: Yani Allâha muhabbet (sevgisi) îmandandır demektir.
Dünya gamından geçüp yokluğa kanat açup,
Aşk ile dâim uçup çağırırım dost dost..
Aradığım candadır canda ve hem tendedir,
Bilür iken bendedir çağırırım dost dost.
Gâh düşerim mutlaka gâh asl geh mülhika,
Bakup kamûdan Hak-ka çağırırım dost dost.
Dolanmaz ol hâl-u hat minel-ezel tâ ebed,
Onulmaz aslâ bu dert çağırırım dost dost.
Hep görünen dost yüzü andan ayırmam gözü,
Gitmez dilimden sözü çağırırım dost dost.
Deryâ olunca nefes pârelenince kafes,
Tâ kesilince bu ses çağırırım dost dost.
Gökler gibi dönerim gün gibi dolanırım,
Devr ile eğlenirim çağırırırm dost dost.
Ne yerdeyim, ne gökte, ne mürdeyim, ne zinde,
Her yerde her zamanda çağırırım dost dost.
Geldim o dost ilinden koka koka gülünden,
Niyâzî’nin dilinden çağırırım dost dost.
Bu şiirin diğer kısımları zâhir üzre takrir olundu. (Hacı Maksud efendi)
------------------
Vezin : Mefâilün mefâîlün mefâîlün mefâîlün
Yakup aşk ödüne cânı meşâmın bûy-i tevhîd et,
Kamûya yek nazar birle şuhûdun rûy-i tevhîd et.
Tevhîdin üç mertebesi vardır: Tevhîd-i Ef’âl, Tevdîd-i Sıfât, Tevhîd-i Zât. Bunlar urûc, yani yükselme makâmlarıdır.
Tevhîd-i Ef’âl: Hareket eden, sâkin olan, alan, veren Hak-tır.
Tevhîd-i Sıfât: Gören, ,işiden, söyleyen, murad eden Hak-tır.
Tevhîd-i Zât : Bu vücûd bizim değildir. Vücûd, Hak-kın vücûdudur.
Biz onun mazharıyız. Zâhir olan Hak-kın vücûdudur.
Şu mâhîer gibi kendini deryâdan cüdâ sanma,
İhâta eylemiş her yana bak sûy-u tevhîd et.
Şu mâhiler gibi demek, şu balıklar gibi kendini deryâdan uzak sanma. Çünkü bir defa balıklar toplanıp aralarında konuşmuşlar ve demişler ki, işidiriz su varmış, bu su nasıl şeydir? İçlerinde bunu bilen bulunmayınca, demişlerki, bir büyük balık vardır bilse bilse o bilir, ona gidip soralım. Büyük balığa gidip sordular. O da bunlara cevap olarak: “Sudan başka bir şeyi bana gösterin de ben de size suyu göstereyim” der. Bu temsilde olduğu gibi Hak-kın vücûdundan başka bir şey yoktur ki Hak-kın vücûdu görülsün.
Bizim zamanımızdan önce Mısır’da Ulemâ arasında bir anlaşmazlık vâki olmuş. Ulemânın bir kısmı Hak bu âlemleri ilmiyle kaplamıştır, diğerleri, hayır Hak bu âlemleri vücûduyla kaplamıştır. Sonra Ezher camiinde toplanıp bu meseleyi çözmeğe karar vermişler ve hangi taraf haklı ise o tarafa uyalım demişler. Bunların camide toplandıkları sırada zamanın Velîlerinden bir zat oraya gelmiş ve toplanma sebebini sorup öğrenmek istemiştir. Onlar aralarındaki anlaşmazlığı kendisine açıklayınca, buyurmuş ki : “Ey şaşkınlar Hak-kın ilmi zâtından ayrımıdır? Âlemleri ilmiyle ihâta eden (kaplayan) zâtıyla edemezmi?”.
Salınma câh-ı taklide suûd arş-ı tahkîka,
Sana senden sefer eyle seni sen tûy-i tevhîd et.
Ey mahcup! (ey gerçekleri görmeyen, gözü perdeli) taklide düşme, tahkika çık, sana senden sefer eyle. Sefer (yolculuk) beştir:
1 --- İlallâh ki, Tevhîdi ef’âl, Tevhîdi sıfât, Tevhîdi zât makamları.
2 --- Billâh ki, cem makâmıdır.
3 --- Fillâh ki Hazret-il cem makâmıdır.
4 --- Lillâh ki, Cem-ül cem makâmıdır.
5 --- Ma-allâh ki, Ahadiyyet makâmıdır. Bu beş makâmdan üçü tenzilî dahi olur. Bunlardan birincisi tabiattan ilmelyakîne sefer, ikincisi ilmelyakînden aynelyakîne sefer, üçüncüsü de aynelyakînden Hak-kalyakîne seferdir.
Bir defa düşünelim; Beni kim yarattı ? Babam. Babam da benim gibi bir mahluk. Anam, anam da kezâ benim gibi bir mahluk. Şu halde benim bir Hâlikım vardır. İşte bu düşünce ile tabiattan ilmelyakîne sefer edersin.
Sonra benim vücûdumda bir işidiş, bir görüş ve bir irâde, bir kudret var. Bunlar benim Hâlikımda dahi var. Çünkü san’atta olan sâni’de (sanatkârda) olmazmı, elbette olur. Velhâsıl bu mülâhaza ile ilmelyakînden aynelyakîne sefer edersin .
İşte bundan sonra vücûd da anın olduğunu düşününce, bu defa Aynelyakînden Hak-kalyakîne sefer edersin. Hâsılı isti’dadı olan kimsenin hiçbir mürşide ihtiyâcı yoktur. Eğer o kimsenin gecikmesi var ise o zaman bir Mürşidin tâlimine muhtaçtır.
İzâfâtı bırak gözden açılsın dîde-i Hak-bîn,
Temâşâ-yı cemâl-i şâhid-i dilcûy-i tevhîd et.
Beyitte geçen izâfattan murad suver, yani sûretlerdir. ( 1 ) Sûretleri bırakınca Aynel-Hak açılır.
Salât-ı ehl-i kurbun kıblesidir “Semm-e vech-ullâh”
Niyâzî durma dâim secde-i ebruy-i tevhîd et.
( 1 ) Tasavvuf tevhîd zevki :
1---- İskât-ı izâfât. Sûreleri terk ile izâfetlerden kurtulma.
2---- İfnâ-i vucûdiyyât. Vucûdun Hak-kın vücûdu olduğunu zevk etmek.
3---- Ref’i taayyün. Bu zevk Ahadiyyet-ül-ayn makâmında olurki, taayyünün mahvıdır, yetim malıdır. Âdemiyyûn denilen kimselerin nasibidir. Hak-kalyekîn mertebesidir. Yukarıda arzedilen seyrin 5. cisi olan “ Ma-allâh” ki, Ahadiyyet makâmıdır. (Bilginer)
Şeyh Küşteri (K.S.) hazretlerinin namazda iken hatırına Arş, Kürsî vesâire gibi şeyler gelirmiş. Acaba namazım doğru ve makbulmüdür diye düşünmüş. Ona demişlerki, Ummân memleketinde bir zat var, o senin müşkülünü halleder. Oraya gider ve o zata müşkülünü arzeder. O zat: “Kalbin Hak-ka secde ettimi ?” diye sormuş. “Evet etti” deyince olvakit hatıra gelen şeylerin zararı yoktur. O hatıra gelenleri de halkeden Hak-tır, çünkü yüzünü yere koymak ancak yüzün secdesidir, kalbin secdesi değildir.
_____________
Vezin : Müstef’ilün fâilün müstef’ilün fâilün
Can kuşun her zamân ezkârıdır vâridât,
Akl-u hayâlin heman efkârıdır vâridât.
İşidicek adını duydu cânım dadını,
Bildim ki âriflerin esrârıdır vâridât.
Sidk ile gönlüm sever görmeğe cânım iver,
Anın içün kim Hak-kın envârıdır vâridât.
Öl dürr-i yekdânenin kadri bilinmez anın,
Bu dil-i vîrânenin mi’mârıdır vâridât.
Yukarıdaki beyitte geçen “dürr-i yekdâne” den murad dürr-i yetimdir (Hazreti Muhammed S.A.V. efendimizdir). Hazreti Peygambere Minede validesi hâmile kaldığı gece Nisan ayının yirminci gecesi idi. Nisan ayının yirminci gecesi yağmur yağarsa, inci çıkan deryâdaki sedefler ağızlarını açarlar. İşte herhangisi ağzını kapayıp da karnına yağmur girerse o yağmur dâneleri donar birer dürr-i yekdâne olan inci meydana gelir.
Gerçi kütüp çok yazar ilm-i ledünden haber,
Cümlesi bir bahçedir gülzârıdır vâridât.
Muhyeddin, Bedreddin ettiler ihyâ-yi din,
Deryâ Niyâzî Füsûs enhârıdır vâridât. ( 1 ).
_____________
Vezin : Mefâîlün mefâîlün feûlün
Serây-i din esâsıdır şerîat
Tarîk-i Hak hedâsıdır şerîat
Budur evvel kapu dergâh-ı Hak-kın
Ki yolun ibtidâsıdır şerîat
Dahi bununla hatm olur bu yollar
Bu râhın intihâsıdır şerîat
Sırat-ı müstakiyme davet eden
Münâdîler nidâsıdır şerîat.
Şeriat enbiyânın sünnetidir,
Kamûnun ihtidâsıdır şerîat.
Hüdâ’nın leyle-i Mi’râc içinde,
Habîbine atâsıdır şerîat.
Yirmiüç yıla dek Cebrâîlin
Ana vahy-i Hüdâ’sıdır şerîat.
----------------------
( 1 ) Niyâzî hazretleri son beyitte Şeyhül Ekberin Fusûsu ile Bedreddinin Vâridâtını dinin ihyâsı için birini deryâ, Vâridâtı da bunu besleyen nehir olarak vasfetmişlerdir. Muhammed Nûr hazretleri her iki zâta karşı saygı duymuşlar, hem Şeyhül Ekberin bir çok eserlerini, hem de Vâridâtı şerh etmek suretiyle bunu göstermişlerdir. Vâridâtın Arabca şerhi halifelerinden Ali Urfî efendi ile kendileriyle müşerref ve feyziyâp olduğumuz merhum Hüseyin Şemsi efendi tarafından türkçeye çevrilmiştir. (Bilginer)
Cihanda çoktur envâı ulûmun,
Kamûsunun hümâsıdır şerîat.
Şerîat Allahın beyânıdır. Şerîatı Cenâb-ı Hak yirmiüç yılda Cebraîl vasıtasıyla Hazreti Peygamber efendimize (S.A.V.) vahi etti. Hazreti Muhammed Mustafa (S.A.V.) altmışüç yaşında âhiret âlemine teşrif buyurdu.
Bu nefs-i kâfiri katletmek için
Hak-kın hükm-i kazâsıdır şerîat.
Cihâd-ı ekber eden ehl-i diller,
Kulûbunun safâsıdır şerîat.
Tarîkat kârbânının önünce,
Delil-ü muktedâsıdır şerîat.
Hakîkat gerçi Sultanlıktır ammâ,
Önünde anın livâsıdır şerîat.
Şerîattan velî yâd olmaz asla,
Velînin âşinâsıdır şerîat.
Şerîatle durur arz-u semâvat
Bu bünyânın binâsıdır şerîat.
Ne bilisün şer’i pâki ehl-i ilhad
Ol a’dânın adâsıdır şerîat.
Şerîatsız ne tarîkat ne de hakîkat olur. Şerîata muhalif olan (karşıt olan) tarîkat, hakîkata dahi muhaliftir (karşıttır), çünkü şerîat Allahın beyânıdır (bildirisidir). İşte Mısrî efendi şerîatı böyle açık açık bildirmiştir.
Hemen anlar da aklınca sanır kim
Nizam için olasıdır şerîat.
Sakın cânâ sakın anlara uyup
Deme sen de nolasıdır şerîat.
Şerîatsız hakîkat oldu ilhad
Hakîkat nûr ziyâsıdır şerîat.
Ziyâ olmaz ise nûru da yok bil
Hakîkatla kıyasıdır şerîat.
Cihâna bir Velî hiç gelmez illâ,
Elinde anın âsâsıdır şerîat.
Dahî başında tâc-u şâl-u kisve
Hem egninde abâsıdır şerîat.
Hakîkat cânıdır ancak Velînin,
Canından mâdasıdır şerîat.
Çıkıcak can beden öldüğü gibi
Çıkıcak sır kalasıdır şerîat.
Karâr etmez beden olmayıcak can
Hakîkatın bekâsıdır şerîat.
Hakîkat dilber-i ra’nâ gibidir
Anın zerrîn libâsıdır şerîat.
Sakın soyma anı nâ mahrem içre
Yüzün suyu hayâsıdır şerîat.
Hakîkat arş-ı âlâdır muhakkak
O Arşın üstüvâsıdır şerîat.
Cem-i Enbiyâ vü Evliyânın
Niyâzî rehnümâsıdır şerîat.
Vezin: Fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün
Sırr-ı Hak-kı nicesi fâş eyleyem ben ey sikât, Kânı ancak remz ile etmiş beyân ehl-i nikât.
Ey kendilerine güvenilen Zâhir ulemâsı ! Hak-kın sırrını ben nice izhâr edeyim ki irfân ehli anı remizle yani işaretle beyân etmiştir.
Her ne denlü âşikâr etsem hafâsın artturur,
Ol iyân iken anı örter delâil beyyinât.
Hakkın sırlarını her ne türlü âşikâr etsem o gizliliğini arttırır. O iyân iken yani apaçık görünmekte iken bu sûretler anı örterler, zirâ Hak-kın zuhûru hicâbtır, örtülüdür. Ehli olmayana Hak-kın sırrını ifşâ etmek pek fenâdır, elinin kesilmesine müstahak olur. Esasen şerîatta hırsızlık yapanın elinin kesilmesi cezâsına çarptırıldığı gibi bu gibilerin de tevhîdden eli kesilir ve tardedilir, yani tevhîdden kovulur.
Anı tevhîd eylemez illâ ki şirk ehli eder,
Vahdet-i Hak-kı duyanın dili lâldir aklı mât.
“Anı şirk ehli tevhîd eder”, yani gizli şirkte olan kimse Hak-kı tevhîd eder, çünkü tevhîd şirkten (Allâha eş koşmaktan) gelir. Zikir gafletten gelir. Yoksa ârif kimsenin şirki yoktur ki tevhîd etsin, gaflet dahi etmez ki zikretsin. Ârif kimse esasen dâimâ zikirdedir. Bu sebepten anın hiç gafleti yoktur.
Her ne kim fevkal-ulâ taht-es-serâda vardurur,
Zât-ı vâhiddir veli göründü nice bin sıfat.
Arştan serâya (yeryüzüne) kadar her ne ki var zât-ı vâhiddir. Hazreti Muhammedin (S.A.V.) mi’râcı arşta vakî oldu. Hazreti Yunus (A.S.) ise balık karnında iken taht-ı serâda mi’râc etti. Bu miracların ikisi de birdir, zirâ her yerde olan Zât-ı vâhiddir. Hatta Hazreti Muhammed (S.A.V.): “Benim mi’râcımı Yunus’un mi’râcına tafdil etmeyin, yani üstün tutmayın” buyurdu.
Zâtı birdir lîk evsâfına gâyet yokdurur,
Gör bu fânusu ki anın şem’i oldu nûr-i zât.
Zâhir-ü bâtın kamusu bir fenerdir gayri yok,
Şem’i insân oldu fânusu cem-i mümkinât.
Ey Niyâzî Âdem oldu çün cihânın şu’lesi,
Bahş olur Âdem deminden âleme rûh-ul hayât.
Beyitte geçen “Evsâfına gâyet yoktur”, yani onun vasıflarına son yoktur. Çünkü bütün âlemlerin mayası “Nûr-i Muhammedî” dir, hepsi Nûr-i Muhammedîden yaradılmıştır. Mü’min ve kafir herkeste Nûr-i Muhammedî mevcuttur, hem de müstekillen mevcûddur. Mü’min olanın âhireti o nûr ile tenevvür eder, yani nurlanır, aydınlanır, kâfirin de dünyası tenevvür eder.
Hazreti Âdem önce bu Nûr-i Muhammedî mazharı oldu, sonra gelen evlâdı da o nûr ile zâhir oldu. Bu sebepten Hazreti Âdem (A.S.) cesetler cihetiyle Hazreti Muhammedin babası velâkin ruhlar cihetiyle de Hazreti Muhammed hazreti Âdemin babasıdır.
Velhâsıl zâhir ve bâtın herşeyin mayası Nûr-i Muhammedîdir. Bu âlem bir fânus olup içindeki mumu yani nûru Nûr-i Muhammedîdir.
Vezin: Müstef’ilün müstef’ilün müstef’ilün müstef’ilün
Oldum çü mahv-ı mahz-ı zât, buldum vücûdumdan necât,
Ben içmişem âb-ı hayât, irmez bana hergiz memât.
Beyitte geçen “Çünkü mahv-ı mahz-ı zât oldum” demek , yani Hakla Hak oldum, vücûdumdan vesâir vücûdlardan kurtuldum demektir. Bu sebepten ben asla ölmem.
Ben dost yolunda vârımı terkeyledim önden sona,
Küfr ile îmândan geçüp a’yânda bulmışâm sebât.
Ben dost yolunda vârımı terk ettim, küfür ve îmândan geçtim. Ayni Hak-ta sebat buldum. Çünkü küfür ve imânda ikilik vardır. Mü’min, îmân olarak bunların sayılmasıyla isneyniyet, yani ikilik olur.
Her kande baksam görünür gözlerime sırr-ı ezel,
Her şey ulaşup Hak-kına çıktı aradan kâinât.
Sırr-ı ezelden murâd, yani ezelin sırrından maksad eşyânın hakîkatıdır.
Dost ile ben dost olalı zevk ile işret bulalı,
Zayf-i mükerremdir bu can hep yediğim kand-ü nebât.
Halvetten ettim rihleti, kesrette buldum vahdeti,
Bâzarda düzdüm halveti rûz-u şebim îyd-ü Berât.
İkinci beyitte geçen “Zayf-i mükerrem” demek, yani bu canım Hak-ka misâfirdir. Halvet ise dört duvar arasında edilen halvet değildir. Belki halvet, bu sûretlerden halvet, bu sûretlerden halvet, yani “Fenâfillâh” oldum, ben artık sûret görmem, Hak görürüm. O zaman gündüzüm bayram, gecem de Berat gecesidir. Bu bahrı Mısrî efendinin Hak-la olup, Hak-kın lisânından söylemiş olmasıdır. (1)
Gördüm bu âlemler kamû benim vücûdumla dolu,
Bir olmuş uçmağ ve Tamû cümle bana olmuş sıfât.
Her ne yana kim eğilem ol yane her şey eğilür,
Olmuş Niyâzî hep senin sâyelerin sitt-i cihât

0
0
0
Yorum Yaz