seyyidin 78 Takipçi | 8 Takip

İmam-ı Azam Ebu Hanife Hz.Hayatı..2

2011-05-27 21:23:00

Mekkî aynen şöyle diyor: «Emevîler zamanında îbn-i Hübey­re Küfe valisi idi. Irak´ta kaynaşmalar başgösterdi. Irak fukahâsı-m kendi kapısında topladı. Aralarında İbn-i Ebî Leylâ, îbn-i Şüb-rüme, Davud b. Ebî Hind gibi ulema vardı. Her birini mühim devlet vazifeleri başına geçirdi. Ebû Hanîfe´yi de davet etti. Mührü onun eline vermek, istedi. Ebû Hanîfe´nin elinden geçmeyince hiçbir emir ve fermanın hükmü olmıyacak, Beyt-ül-malden çıkan her mal Ebû Hanîfe´nin elinden çıkmış olacaktı. Ebû Hanîfe bunu kabul etmedi, tbn-i Hübeyre: Eğer kabul etmezse onu döğerim diye ye­min etti. Fukahâ arkadaşları Ebû Hanîfe´ye:

Allah aşkına, kendini tehlikeye atma, şu işi kabul et. Biz senin kardeşleriniz, hepimiz bu işlerden nefret ediyoruz, fakat ka­bulden başka çare bulamadık, ister istemez vazife aldık, dediler.

Ebû Hanîfe şu cevabı verdi:

Vas.ıt mescidinin kapılarım saymayı bana teklif etse ona onu da yapmam. Nasıl olur da bu ağır işi kabul ederim. O, boynu­nu vuracağı bir adamm ölüm fermanını yazacak, ben de ona mührü basacağım ha, vallahi böyle bir ise kat´iyen girmem!

îbn-i Ebî Leylâ:

Arkadaşımızı bırakalım, o haklıdır, hata başkasının, dedi.

Ebû Hanîfe´yi hapse attılar. Ona her gün dayak attırıyorlar­dı. Cellâd, îbn-i Hübeyre´ye gelerek:

Bu adam kırbaçtan ölecek, dedi. îbn-i Hübeyre:

Söyle ona, bizi yeminimizden kurtarsın, dedi. O da Ebû Hanîfe´ye bunu söyleyince:

Camiin kapılarını saymamı istese yine yapmam, dedi. Son­ra o cellâd, îbn-i Hiibeyre ile görüştü :

Bu mahpusa bir nasîhatçı yok mu, mühlet istesin ki vere­yim dedi.

Ebû Hanîfe´ye haber gönderdiler :

Arkadaşlarımla istişare1 yapayım, bakayım, dedi.

İbn-i Hübevre tahliyesini emretti. Ebû Hanîfe hapisten çıkınca atma bindi, Mekke´ye kaçtî. Bu hâdise 130 senesinde İdî. Mekke´de yerleşti. Hilâfet Abbâsîlere geçinceye kadar orada kaldı. Ebû Ca´-fer Mansur zamanında Küfe´ye döndü.[24]

İbn-i Hübeyre tahliyesini emretti. Ebû Hanîfe hapisten çıkınca ki, îbn-i Hübeyre, Ebû Hanîfe´ye işbirİiğiği, beraber çalışmayı tek­lif etti. O da kabul etmedi. Anlaşıldığına göre İbn-i Hübeyre ona, kendi taraftarında olduğunu gösterecek herhangi bir işi kabul et­mesini teklif etti. Onun hakkında ileri sürülen itham ve şüpheyi anlamak istiyordu. Ona mührü vermek istedi. O ise kabuî etmedi. Hükümet tarafında olduğunu gösterecek herhangi bir işin kabulü­nü teklif etti. Şiddetli ısrarlara ve dayağa rağmen o bunu yine ka­bul´etmedi. İşkenceden başı şişti. Fakat gönlü sarsılmadı, dayak altında zaaf göstermedi. Ağlayıp sızlamadı. Fakat annesinin onun bu haline çok üzüldüğünü öğrenince, onun elemine acıyarak göz­lerinden yaşlar boşandı. îşîe hakkıyla kuvvetli olmak böyledir. Ka­naati uğrunda çektikleri şeyler onun hiç umurunda bile olmaz, fakat kendisi için çok kıymetli olan candan yakınlarından birinin acı duymasına gönlü razı olmuyor, başkalarının acı duyması yü­zünden kendi acıları artıyor, diğer kimselerin elem çekmesine ta­hammül edemiyor. Kuvvetli olmak demek, katı kalbli, kaba ve sert olmak demek değildir. Kuvvetli olmak, sağlam irade, yüksek duy­gu, şefkatli kalb, ince ruh, tahammüllü gönül, sebatlı akıl, vekarlı hareket sahibi olmak demektir. İşte Ebû Hanîfe, bunların hepsi demektir.


27- Ebû Hanîfe´ye Yapılan İşkencenin Siyasî Sebepleri


îbn-î Hübeyre´nin Ebû Hanîfe´ye bu işkenceleri yapmaktan maksadı onun Emevî´lere karşı durumunu anlamak ve denemek idi. Çünkü etrafında şüpheler dolaşıyordu. Anlaşıldığına göre di­ğer bâzı fukahâ da aynı töhmet altında idiler. Fakat orrlar teklif olunan devlet vazifelerini kabul ettiler ve böylece kendilerini şüphe­den kurtardılar. Belki de onlarda Ebû Hanîfe-´deki sabır ve taham­mül yoktu da kendilerini korumak için böyle hareekt ettiler. Bü­tün bunlar olup biterken Emevî Devleti için için kaynıyordu. Ho­rasan ve Iran Abbasî´lerin eline geçmişti veya geçmek üzere idi. Irak´ta kaynaşan fitneler tehlikeli bir Kal alıyordu. Abbasî´lerin orduları orada Emevî´Ieri kuşatmıştı. Devlet merkezine yakın ül­kelerde bile Emevîler ansızın baskına maruzdu. Şu geniş dünya onların başına dar gelmeğe başlamıştı. Saltanat siyaseti onları Ebû Hanîfe´ye böyle muameleye sevk ediyordu. Fakat, din, ahlâk, siya­set bunu kabul edemez, buna asla razı olamazdı.


28 - Hapishaneden Mekke´ye Gîdîşî, Abbasîler Devrinde Tekrar Dönüşü


Hapishane memuru hapisten çıkma yollarını hazırladıktan sonra Ebû Hanîfe Mekke´ye kaçtı. 130 senesinde Abbasîler idareyi tamamiyle ellerine alıncaya kadar Mekke´de oturdu. Her tarafta kopan ihtilâl insanları kapıp fitnenin içine atarken o, Kabe´nin ci­varında, Harem´i Şerifte aradığı emniyeti buldu. İbn-i Abbâs´m il­mine vâris olan Mekke´de şevkle hadis ve fıkıh ilimleri üzerine eğilip ilimle meşgul oldu. Ebû Hanîfe orada Ibn-i Abbâs´m talebe-leriyle buluştu. Onlara kendi ilmini öğretti. Onlardan da onların ilmini öğrendi, İlminden bahsederken Mekke ekolünden nasıl fay­dalandığım açıklayacağız.

Burada Mekke´de ne kadar oturduğunu tetkik etmek istiyoruz. Mekki´nin Menâkıp´mda kaydettiğine göre Ebû Hanîfe Mekke´de Mansur zamanına kadar kalmıştır. Mansur 136. hicrî yılında hilâfet makamına geçti. Ebû Hanîfe, 130 yılında Mekke´ye geldiğine göre en az altı sene Mekke´de ikamet etmiş olması gerekiyor. Bu itibar­la bu büyük imâm Ömrünün altı senesi gibi büyük bir kısmım Bey-tullah civarında geçirmiş, Kabe´de mücavir olmuştur.

Fakat yine Mekkî, Menakib´mda: Ebu´l-Abbâs Seffâh Kûfe´ye girip de halktan bîat istediği zaman´ Ebû Hanîfe´nin orada olduğu­nu söylüyor ve aynen şöyle diyor: «Ebû´l-Abbas Seffâh, Kûfe´ye girdiği zaman ulemayı davet etti, onları huzuruna topladı; onlara şöyle dedi:

Bu hilâfet işi, Peygamberimizin ehline ve akrabasına geçti. Bu size Allah´u Teâlâ´nın bir lütuf ve keremidir. Hak yerini buldu.

Sizler, ey ulema zümresi, buna yardım etmeğe en lâyık olanlarsınız. Size istediğiniz kadar ihsan ve ikram var. Allah malından ziyafet var. Halifenize bîat ediniz( âhirette sizin iiçn emniyete kavuşma­ğa vesile olur. Allah´ın huzuruna, halifeye bî´at etmeksizin imâm-sız olduğunuz halde çikmayınız. Hüccetsiz ve delilsiz kalanlardan olmayın.»

Oradakiler Ebû Hanîfe*ye baktılar, o da :

«İsterseniz kendim namına ve sizin namınıza konuşayım.» dedi.

Evet, bunu arzu ediyoruz, dediler. Bunun üzerine şu sözleri söyledi:

Allah´a hamd olsun ki, bu hakkı Resul-i Ekrem´inin akraba­sına nasîb etti. Zalimlerin zulmünü bizden kaldırdı. Lisanımızla hakkı söyleyebiliyoruz. Allah´ın emri üzerine sana bî´at ettik. Kıya­mete kadar sana verdiğimiz ahdi tutacağız. Allah´u Teâlâ bu işi Pey­gamberimizin akrabasından asla ayırmasın.

Ebu´l-Abbâs da buna güzel bir cevap vermiştir:

«Ulema namına senin gibiler konuşmalı... Seni seçmekte çok isabetli hareket ettiler. Sen de gayet güzel ifade ettin...»

Çıktıktan sonra (kıyamete kadar) sözü ile neyi kasdettiğini sordular O da:

«Siz beni ele verirseniz ben de sizi ele veririm...» dedi. On­lar da sustular. Ve onun yaptığını haklı buldular.[25]

Bu rivayet iki şeye delâlet eder:

1- Seffâh Kûfe´ye gelip de halktan kendisi için hilâfet bîati aldığı zaman Ebû Hanîfe orada bulunmaktadır. Bu hâdise ise, hiç şüphesiz ki, 136 yılından önce idi. Öyle olunca bu rivayet Kûfe´ye Mansur´un hilâfeti esnasında yani 136 senesinden sonra döndüğü­nü söyleyen rivayetin zahirine uymuyor.

Bence bu iki rivayetin arasını bulmak şöyle mümkün olur: Ebû Hanîfe, îbn-i Hübeyre yüzünden Mekke´ye kaçmıştı. îbn-i Hübeyre ve hükümeti Irak´tan çekilip gidinceye kadar orada otur­du. Onlar Irak´tan def olunca memleketinde kalmak niyetiyle Kû-fe´ye geldi. îşte bu sırada Ebu´l-Abbâs Seffâh´la görüştü. Ve yuka­rıda geçtiği üzere ona bî´at etti. Fakat Irak´ta ve dolayında fitneler tamamiyle sönmüş değildir. îşler tam bir sükûnet ve istikrar bul­mamıştı. Onun için yine Mekek´ye döndü. Belki ,de Mekke ile. Küfe arasında, işleri icabı, birkaç defa gelip gitmiştir ve bu gidişlerinden birinde Seffâh ile görüşmüştür.

Halife Mansur devrinde işler yoluna girip istikrar bulunca Küfe´ye gelip orada kaldı ve mescidde ders halkasını eskiden oldu­ğu gibi yine açtı. Fitneler ve kargaşalıklar devam edip dururken, Abbâsiyye devleti kurulduğu gibi hemen Kûfe´ye yerleşerek mes­cidde ders vermeğe başladığını söyleyemeyiz. Çünkü tarihin delâle­ti veçhile inkılâpların sonunda huzursuzluklar derhal ortadan kal­kıp dinmez. Tarihler bunu böyle kaydederler. Demek Ebû Hanîfe de işlerin yatışmasını bekledi ve ancak Mansur´un halifeliği esna­sında Kûfe´ye dönüp orada kaldı.

2- Bu rivayetlerden çıkan ikinci meseleye gelince: Ulema Ebu´l-Abbâs´a bîat edilmesine razı değildir. Bi´at esnasında yaptığı konuşmadan sonra Ebû Hanîfe ile başbaşa kalınca bunu söylemek istediler. Sonradan onun yaptığını ve dediğini kabul ettiler.

Hakikaten bu ulema arasında tbn-i Şübrüme, îbn-i Ebî Leylâ gibi Emevîîerîe çalışmış, onîara hizmet etmiş kimseler vardı. Onla­rın son halife Muhammed h. Mervan´a yaptıkları bî´at boyunların­da idi. Ahdinde durmak borçtur. Bu yeni bî´at onları gayet güç du­ruma düşürmektedir. Ebû Hanîfe´ye gelince Emevîler hakkında hiçbir taahhüde girmiş değildir. Boynunda böyle bir borç yoktu.


29- Abbâsîlerîn Hâkimiyetini Nasıl Karşıladı


Ebu´l-Abbâs Seffâh´a bî´at ederken söylediği sözlerden anîaşıl-dığı üzere Ebû Hanîfe Abbasîler devrini büyük bir memnunlukla ümid ve ferahla karşılamıştır, Emevîlerden çektiklerine bakınca, onun hayatının seyrine uygun düşen de budur. Halbuki ileride ümidleri kırılacak, Abbasîler de emelleri hilâfına zuhur edecektir.

Ebû Hanîfe, Emevîlerin Âl´i Beyte, Hz. Ali evlâdına nasıl taz­yikler yaptıklarım gözü ile gördü. Şimdi ise Abbasî devleti kurulu­yordu. Bu, aslında Hz. Ali taraftarlarının devleti olarak ortaya çıktı. Ali taraftarlarının dâvetine dayanarak kuruldu. Onlara bu hak, Hz. Ali´nin torunlarından geçti. Bunları bir yana bırakalım. Abba­sîler de Hâşimî âilesindendirler, Hazret-i Peygamberlerle aynı sülâ­leden gelirler. Bu devlet, Hâşimî devleti demektir. Amucaları oğul­ları olan Hz. Ali evlâdına karşı, her gün artan bir şefkatle hoş mua­mele yapmaları lâzım gelirdi. Onlardan beklenen, onların hakkına riayet etmeleridir. Sonra onlar, Hz. Ali evlâdının, Âl-i Beytin in­tikamını alacaklarını boyuna ilân ediyorlar, onlara zulüm edenleri haklayacaklarını tekrarlıyorlardı. Âl-i Beytin velîleri ve hamileri olduklarını, onların şehitlerinin kanlarım istemek hakkı kendile­rine ait bulunduğunu söylüyorlardı.

Ebû Hanîfe´nin böyle bir devlet kurulmasından memnun kal­ması ve bu devletin ilk halifesine bî´at elini uzatması pek tabiî idi. O da bunu yaptı. Ebu´l-Abbâs Seffâh´a bî´at esnasındaki sözleri, Peygamber´in akrabasına nasıl kudsî bağlarla bağlandığını ve hal­kı bî´ata nasıl çağırdığını göstermektedir. Bu konuşmadan sonra fukahâ arkadaşlariyle aralarında geçen sözlerle onlan devlete ita-ata ve cemaatla beraber olmağa teşvik etmiştir.

Ebû Hanîfe Hazretleri, yukarıda arzettiğimiz sebeplerle, Ab­basî devletine dostluğunda _ve bağlılığında olduğu gibi, Âl-i Beytin cümlesini sevmekle devam etti. Mansur onu kendine yaklaştırmak istiyor, onun mevkiini yükseltiyordu. Ona bol bol atiyeler veriyor, ihsanlarda bulunuyordu. Mansur ile zevcesi arasında, zevceler ara­sında eşitliğe riayet etmemek ve kendisinden yüz çevirmek yüzün­den dargınlık vuku buldu. Zevcesi Mansur´dan adalet üzere hare­ket etmesini istedi. O da :

İkimizin arasında hakem olarak kime razısın, dedi.

Ebû Hanîfe´nin hakemliğine razıyım, cevabını verdi.

Mansur da onun hakemlik yapmasını kabul etti. Bunun üze­rine Ebû Hanîfe´yi davet ettiler. Mansur söze başladı:

Zevcem benden davacı, adaletini göster bakalım.

Emîrül-Mümînin anlatsınlar bakalım, mes´ele nedir

Bir erkek kaç kadın alabilir

Dört.

Cariyelerden kaç

Onlar için bir sayı yok .istediği kadar.

Bunun hilâfına söyleyen var mı

Hayır.

Ebû Ca´fer Mansur, hanımına dönerek:

Şöylediîkerini işitiyorsun ya, dedi. Bunlar şeriat hükmü.

Ebû Hanîfe tekrar söz aldı:

Allah´u Teâlâ bunları zevceleri arasında adalete riayet edenler için helâl kıldı. Adalete riayet etmiyen veya edemeyeceğin­den korkanlar birden fazîa kan almamalıdır. Alîah´u Teâlâ buyu­ruyor ki: «Adalet edemiyeceğinizden korkarsanız bir tane yeter.» Bize yakışan Alİah´u Teâlâ´nın verdiği edeb dersini kabul etmek­tir. Onın öğütlerinden ibret alıp faydalanmak lâzımdır.

Ebû Câ´fer Mansur bunlara diyecek bir şey bulamadı, susup kaldı. Ebû Hanîfe de çıkıp gitti. Evine vardığı zaman Mansur´un zevcesi ona hizmetçisiyle para, elbise bir câriye ve bir Mısır mer­kebi gönderdi. Ebû Hanîfe bunları kabul etmeyip geri çevirdi ve hizmetçiye dedi ki:

Ona selâm söyle ve de ki: «Ben dinî vazifemi yaptım. Hak­kı müdafaa ettim. Bunu Allah için yaptım. Bununla kimseye yakın olmak istemedim. Dünyalık da arzu etmedim.» .


30- Abbasîler Âl-i Beyt´e Ezaya Başlayınca Onları Tenkidi


Hz. Ali torunları Abbâsîlerin aleyhine dönüp aralarında düş­manlık başlayıncaya kadar Ebû Hanîfe´nin Abbasî devleti aleyhin­de konuştuğu yoktu. Ebû Hanîfe, Ali evlâdına çok bağlı idi, onları seviyordu. Onlara şiddetle taraftar idi. Onların kızdığı şeye onun da kızması pek tabiî idi, Ebû Câ´fer Mansur´un hükümetine karşı ayaklanan Muhammed Nefsüz-Zekiyye´nin ve kardeşi İbrahim´in babalari olan Abdullah b. Hasan´la Ebû Hanîfe´nin ilmî münasebe­ti vardı. Menakıb kitapları onu Ebû Hanîfe´nin üstadları arasında sayarlar ve ondan rivayet ettiğini söylerler. Bunu ileride biraz açıklayacağız. Kendi oğullan, Mansur´a karşı ayaklandıkları va­kit Abdullah hapiste bulunuyordu. Mansur onu hapse almıştı. İki oğlunun Öldürülmesinden sonra o da hapiste öldü.

İşte bu yüzden, bu hâdiselerden sonra yâni Nefsü´z-Zekiyye´-nin ve kardeşi İbrahim´in isyanlarında ve öldürülmelerinden son­ra Ebû Hanîfe´den Abbasîler aleyhinde sözler duyulmağa başlıyor.

Anlaşıldığına göre bundan böyle Abbâsîlere sadakati ve dostluğu doğru bulmaz oldu. Fakat Emevîler zamanında yaptığı gibi, şimdi de Abbâsîlere karşı bâzan derste münasebet düştükçe sözle tenkîd etmek haddini geçiniyor, daha ileri gitmiyordu. Hz. Ali evlâdına olan sadakati bir an sarsılmadan devam ediyordu. Fakat kılıca sa­rılıp isyana davet etmiyordu. Ulemanın ahvali böyledir. Kendileri­ni ilimden alıkoyacak bir şeyle oyalanmazlar. Ancak sevdikleri ve beğendikleri şeyler hakkında duygularını ifade etmek suretiyle iç âlemlerini doyururlar. Ebû Câ´fer Mansur da biliyor, ve seziyordu. Bâzan göz yumuyor, önü kendi tarafına çekmek için denemek is­tiyordu. Nihayet facia koptu.


31- Nefsü´z-Zekîyye´nîn İsyanında Ebû Hanîfe´nîn Durumu


İşte bu kısaca arzettiklerimîzi, Ebû Hanîfe´nin hayatiyle olan ilgileri bakımından-biraz tâfsilâtiyle anlatmak icabediyor.

Muhammed Nefsü´z-Zekîyye 145 senesinde Medine´de Ebû Câ´­fer Mansur´a karşı ayaklandı. Horasan halkı ve diğer bâzı yerler de ona sadakatle bağlı ve taraftar idiler. Fakat bunlar uzakta idi­ler. Sadakat ve sevgi bakımından ona bağlı olmakla beraber kuv­vetçe ona yardım yapamıyorlardi. Rivayet olunduğuna göre M´* hammed Nefsü´z-Zekiyye ile bir olup Abbâsîlere karşı çıkmanın meşru olduğu hakkında İmâm Mâlik Medine´de fetva vermiştir. îbn-i Cerîr Taberî ve îbn-i Kesîr tarihlerinin kaydettiklerine göre: İmâm Mâlik, Abdullah oğlu Muhammed Nefsü´z-Zekiyye´ye bî´at: etmeleri için halka fetva veriyordu. Ona :

Bizim boynumuzda Mansur´un bî´atı var, dediler.

Siz zor altında bulu vermiştiniz, dedi. Halk İmâm Mâlik´in bu sözü üzerine ona bî´at ettiler. Mâlik evinden çıkmıyordu.[26]

Bu Muhammed Nefsü´z-Zekiyye´nin öldürülmesiyle isyan bas­tırıldı. Irak´da ayaklanıp birçok şehirleri eline geçiren ve Kûfe´-ye de hücum etmiş olan kardeşi İbrahim de öldürülerek isyan ön­lendi.

İmâm Mâlik, Muhammed Nefsü´z-Zekiyye ile beraber Man-sur´a karşı ayaklanma için fetva verdiyse bunun hesabını verdi: Kendisine daya katıldı, işkence yapıldı. Ebû Hanîfe´nin durumu Mâlik´den daha dehşetli idi. Derslerinde ihtilâlcilere yardım yapmayı açıkça söylüyordu. Hattâ o kadar ileri gidiyordu ki, Man-sur´un bâzı kumandanlarını ihtilâlcilere karşı savaşmaktan bile vazgeçirtiyordu. Şunu naklederler: Mansur´un kumandanlarından olan Hasan b. Kahtabe Ebû Hanîfe´nin yanma gelip giderdi. De­di ki:

Benim işim sana malûm, benim için tevbe yolu var mı Ebû Hanîfe ona şu cevabı verdi:

Senin yaptıklarına hakikaten nadim olduğun Allah indin­de gerçekse bir Müslümam öldürmekle kendinin öldürülmesi ara­sında muhayyer bırakılsan da kendi öldürülmeni tercih etsen ve asla eski yaptıklarına dönmeyeceğine Allah´a ahid versen ve eğer bunları tutarsan işte senin tevben budur.

İşte ben, de bunu yapacağım ve hiçbir Müslümam öldür­meyeceğim, Allah´ıma söz veriyorum, dedi.

Bu, Hz. AH torunlarından İbrahim b. Abdullah´ın ayaklanma­sından önce idi. İbrahim isyan edince Mansur ona İbrahim´e kar­şı gitmesini emretti; isyanı bastırmayı ona teklif etti. O da İmâm-ı A´zam´a geldi ve olup biteni anlattı. O da :

İşte senin tevbenin zamanı geldi.Eğer ahdettiklerini ya­parsan, sen hakiki tevbe yapmış sayılırsın. Yoksa eskiden yaptık­larından hepsinden sorulursun! dedi.

O da tevbesinde sebat etti. Hazırlandı, kendim ölümün kuca­ğına atarcasına Mansur´un yanma girdi; ve:

- Senin gönderdiğin cihete gitmiyeceğim, eğer senin hâkimi­yetinde bu yaptıkların Allah´a itaat sayılıyorsa bundan en fazla na­sibi olan benim, eğer senin emrinle bu yaptıklarım günahsa artık yeter. Bu kadarı kâfi.

Mansur kızdı. Kardeşi Hamîd b. Kahtabe orada idi.

Bir senedenberi onun aklında bir bozukluk var, biraz aklını kaçırdı, onun yerine ben gideceğim. Bu şerefe ben ondan daha lâ-yıkım, dedi.

Mansur, yanındaki güvendiği kimselere sordu :

Fukahâdan kiminle görüşüp konuşuyor bu

Ebû Hanîfe´ye gidip geliyor, dediler.[27]

îşte îmâm-i A´zam hakkında rivayet olunanların bir kısmı budur. Eğer bu rivayet doğru ise onun bu yaptığı şey, Mansur´un nazarında devlet için en tehlikeli bir iştir, demekti. Çünkü bunda Ebû Hanîfe mücerred tenkid sınırını aşıyor. Gönlünde beslediği taraftarlıkla iktifa etmiyor, işi daha ileri götürüyor, faal sahaya döküyor demektir. Bunda iş yalnız fetvaya münhasır kalmıyor. Halbuki müftüye düşen Allah´ın dîni hakında nasihattir. Fesadı önlemektir. Hakka riayetten başka bir şey gözetmemektir.

Bu rivayet hakkında ne denirse denilsin, o bize tarihen sabit olan bir gerçeği tekrarlaamktadır ki, o da Ebû Hanîfe´nin Halife Mansur´u tenkîd ettiği ve onun Hz. Ali evlâdına yaptıklarını asla beğenmediği cihetidir. Onun mazisine ve Hz. Ali sülâlesine olan sevgisine uygun düşen de budur. Bildiğimiz gibi onun Zeyd b. Ali Zeynelâbidin´le alâkası vardı. Câ´fer Sâdık´la aralarında samimî bir bağlılık mevcuttu. Muhamnıed Bakır onunla temas halinde idi. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi o, şehit edilen Muhammed Nefsü-´z-Zekiyye´nin ve İbrahim´in babalan olan Abdullah b. Ha-san´ın talebesi idi. öyle ise onlara son derece sadakatle bağlı ol­masında, onların başına gelen felâketlerden çok acı duyduğuna dair haberlerde hayret edecek bir sev voktur. Ebû Hanîfe´nin iç âlemi mantığına uyan, yaşadığı ruhî haletini ifade eden ve hali­hazırı ile mazisini bir birine bağlayan budur.


32- Mansur´un Bazı Vazifeler Teklifiyle Ebû Hanîfe´yî Denemesi


Ebû Hanîfe´nin durumu, onun tarzı hareketlerini daima gö­zetleyen Mansur´un gözünden kaçmıyordu. Ebû Hanîfe´nin Küfe gibi tarihte yer alan bir şehirde bulunması ziyade uyanıklık isti­yordu. Mansur onun devlete sadakatim, muvafakat derecesini de­nemek istedi. Ele güzel bir fırsat da geçmişti. Bağdat şehri kuru­luyordu. Onu yeni merkeze Bağdat kadısı yapmak istedi, o kabul etmedi. Mansur ısrar ettîj o kabulden çekindi. Mansur en sonun­da herhangi bir iş olursa olsun mutlaka devlette resmî bir vazife almasını istiyordu. Maksat onun kanaatini anlamak, denemekti. Ebû Hanîfe bundan maksadın ne olduğunu anlıyordu: Kabul et­mezse kellesi gideceğini seziyordu ve rivayete göre nihayet Bağ­dat inşasında tuğla hesaplarını kontrol İşini kabul etmiştir.

îbn-i Cerîr Taberî´nin naklettiğine göre: Mansur Ebû Hanî-fe´yi kadı tayin etmek istedi. O kabul etmedi. Mansur kabul ettire­ceğim diye yemin etti. Ebû Hanîfe de kabul çürüyeceğine yemin etti. Nihayet Mansur onu Bağdat şehrinin inşaat amirliğine, tuğ­la ve kerpiç işlerini kontrol etmeğe, amele çalıştırma işlerine âmir tayin etti, o da bunu kabul etti.

îbn-i Kesîr diyor ki: «Hersem b. Adiy´den naklolunmuştur ki, Mansur Ebû Hanîfe´ye Bağdat kadılığını teklif etti, o kabul etme­di. Mansur da: Devletten bir vazife almayınca onun peşini bıfak-mıyacağına yemin etti. Bunu duyunca Ebû Hanîfe Mansur´un ye­mini yerini bulsun diye Bağdad inşaatında tuğla kontrol işlerini kabul etti .[28]

Bu rivayete göre Ebû Hanîfe, Ebû Câ´fer Mansur´un maksa­dını anladı ve kellesini kurtarmak için onu atlatmış oldu. Öyle an­laşılıyor ki, bu hâdise, Mansur, Hz. Ali İtaraftarlannın ileri gelen­lerini toplayıp hapse attığı, onların mallarım zabt ve müsadere ettiği ve hattâ selefi Ebu´l-Abbâs Ceffâh´ın onlara verdiği tahsisa­tı bile keserek onlan her şeyden mahrum bıraktığı sıralarda ol­muştur, îster Abdullah b. Hasan´m iki oğlunun öldürülmelerinden evvel olsun, ister sonra olsun bunun neticede bir. önemi yoktur. Bu denemenin Ebû Câ´fer´le Hz. Ali evlâdı arasında nizam şiddet­lendiği sırada olduğu şüphesizdir.


33- Tarîhi Gerçeklere Aykırı Rivayetler


Bu haberlere göre Ebû Hanîfe kanaatına ve dînine zararı do-kunmıyan bir müsamahakârlıkla bu işi başından savmağa muvaf-vak oldu. Bir müddet için Mansur´un takip edici gözünden kurtul­du. Lâkin bu, Mansur onun bütün hareketlerine büsbütün göz yum­du demek değildi. Ara sıra onun sarf ettiği sözler, hesabı sonra gö­rülmek üzere, resmî makamlarca hep kaydolunuyordu.

Ebû Câ´fer´i, Ebû Hanîfe´ye bu ağır işkenceleri yapmağa sevk eden işlerden bir kısmını zikretmeğe geçmezden önce şunu söyleye­lim ki, bu facia Nefsü´z-Zekiyye´nin kardeşi İbrahim b. Abdullah´ın Irak´ta ayaklanmasının derhal akabinde değildi. Aradan beş sene gibi uzun bir müddet geçtikten sonra idi. İbrahim´in ayaklanması ve öldürülmesi 145 hicrî yılında idi. Ebû Hanîfe´nin ölümü ise 150 senesindedir, bu hususta rivayetler müttefiktir.

İşte bu sebepledir ki, Hatib Bağdadî´nin tarihinde îmâm Züfer´den rivayet ettiklerini, ilmî araştırma bakımından reddetmek gerekiyor. Orada Züfer´den naklen deniyor ki: «Ebû Hanîfe İbra­him´in ayaklandığı günlerde siyasî mes´eleler hakkında gayet aşikare ve çekinmeden konuşuyordu. Bir defa onu: Vallah sen böyle devam edersen boynumuza ip takılacak, dedim. Aradan çok geç­medi, Halife Mansur Isâ b. Musa´yı gönderdiği bir emirle Ebû Ha-nîfe´yi merkeze istiyordu. O da Ebû Hanîfe´yi Bağdad´a gönderdi ve orada onbeş gün yaşadı.[29]

Bu rivayetin son kısmı tarihi gerçeklere aykın olduğundan onu kabul edemeyiz. İbrahim´in, ayaklandıktan sonra öldürülmesi, * yukarıda geçtiği veçhile, 145 senesinde idi. Buna göre Ebû Hanîfe´-nin Bağdad´a götürülmesi ibrahim´in ayaklanmasının hemen so­nunda olmamıştır. Arada beş sene gibi bir müddet vardır. Kitap­ların haberlerinde bu neviden hatalar çok bulunur. Bunları alırken ihtiyatlı davranmak ve doğrusunu araştırıp bulmak lâzımdır. Bu ise kolay bir iş değildir.


34- Kendînî Tam Îlme Vermesi, Mansur un Aleyhinde Sözlerden Çekinmemesi


Mansur, Hz. Ali torunlarına eza ve cefa yapmağa, onlann ileri gelenlerini, rüesâsını öldürmeğe başlayıp da arada düşmanlık art­tıktan sonra Ebû Hanlfe´nin Abbasî hükümetinden sıdkı sıyrıldı, onlardan gönlü döndü. Ve kendisini ezadan koruyabildi. Bütün varlığını ilme verdi. Fakat ara sıra konuşmalarında Abbâsîleri ten-kîd ediyor ve bâzı işleri, hükümet hakkında beslediği kanaatim açığa vuruyordu. Bu hususta misâl vermek için iki olayı zikrede­ceğiz. Bunlar Mansur´un şüphelerini uyandıracak mahiyettedir.

1- Musul halkı, Mansur´a karşı isyan etmişti. Halbuki Man­sur ile aralarında şöyle bir şart koşmuşlardı: Eğer isyan ederler­se, hükümete karşı gelirlerse kanlan ve malları helâl addoluna­caktı! Mansur fukahâyı topladı, içlerinde Ebû Hanîfe de bulunu­yordu. Onlara dedi ki:

Peygamber efendimiz: «Mü´minler aralarındaki şartlara riayet ederler» buyurdu doğru değil midir Musul halkı bana kar­şı ayaklanmamayı şart etmişlerdi. Halbuki şimdi benim valime is­yan ettiler. Şarta göre onların kanları helâl olmuştur. Hükümet ne isterse yapar içlerinden biri şu cevabı verdi:

Sen onlara elini uzattın, Onlar hakkında sözün makbuldür. Sen onları affedersen, af ehlinden olursun, eğer onları cezalandı-nrsan onlar bunu da hak etmişlerdir.

Halife, Ebû Hanîfe´ye sordu:

Sen ne dersin, üstad Biz Peygamberimizin halifesi değil miyiz ve ahd ve eman ülkesinde yaşamıyor muyuz Verilen sözler tutulmayacak mı

Ebû Hanîfe şöyle cevap verdi:

Onlar mâlik olmadıkları bir şeyi sana şart koşmuşlar; sen de salâhiyetin olmıyan bir şeyi onlara şart etmişsin. Zira Müslü-manın kanı ancak üç şeyden biriyle helâl olur. Burada onlar yok. Sen onlara karşı kılıç kullanırsan helâl olmıyan bir şeyi yapmış olursun. Allah´ın koştuğu şartlar riayet olunmaya daha lâyıktır!

Mansur fukahâya dağılmalarını söyledi. Sonra Ebû Hanîfe´yi yalnız çağırarak:

Üstad, sen sözünde haklısın, bu iş böyledir. Memleketine git, halifenin kadrini küçültecek şeyler söyleme. Hariciler, hükü­mete karşı çıkanlar, elini kolunu sallıyarak mı gezsinler!».[30]

Menakıb kitaplarının anlattıkları böyledir, tbn-i Esîr´in El-Kâ-mil´inde 148 senesi vukuatı arasında bu hâdise şöyle anlatılıyor: «Hemedan halkı hepsi Hz. Ali evlâdı taraftarı idi. Mansur Musul üzerine ordu gönderip onları ezmeğe karar verdi. Ebû Hanîfe, îbn-i Leylâ, İbn-i Şubrüme´yi huzuruna çağırdı. Onlara:

Musul ahalisi asla bana karşı gelmemeği şart koşmuşlar­dı. Eğer isyan ederlerse canlan, malları helâl olacaktı. Şimdi is­yan ettiler. Ne dersiniz.

Ebû Hanîfe sükût etti. Diğer ikisi konuştular:

Onlar senin teb´andır, affedersen, onlan affetme salâhi­yetini haizsin. Eğer cezalarını verirsen bunu da hak etmişlerdir.

Mansur Ebû Han´fe´ye dönerek:

Bakıyorum, sükût ediyorsun, üstad, dedi.

Ey Emîrü´l-Mü´minîn, onlar mâlik olmadıkları bir şeyi he­lâl etmişler, canı helâl etmek ellerinde mi Meselâ bir kadın nikâh kıyılmaksızın kendini bir erkeğe teslim etse onunla cinsî münase­bette bulunması helâl olur mu

Hayır.

Tıpkı böyle, canı helâl etmek de onların elinde değil.

Bunun üzerine Mansur, Musul halkı üzerine yürümekten vaz geçti.. Ebû Hanîfe´ye ve iki arkadaşına Kûfe´ye dönmelerini söy­ledi.[31]

Tarihin bu haberi, menakıb rivayetleri gibi muteberdir. Mânâ bakımından arada bir. fark yoktur. Fakat îbn-i Esîr´in bâzı kısım­larında hata var. Meselâ, îbn-i Şubrüme´nin de bu hâdisede Ebû Hahîfe´nin yanında bulunduğunu söylüyor. Ve bunu 148 senesi vu­kuatı arasında zikrediyor. Halbuki tercüme-i hal kitaplarının kay­dettiği veçhile İbn-i Şubrüme 144 senesinde ölmüştür. Hattâ bunv İbn-i Esîr kendisi de daha yukarıda böylece kaydetmiştir.[32] Me­nakıb kitaplarının rivayeti burada daha doğrudur.

2- Ebû Câ´fer Mansur´un hükümeti hakkındaki kanaatmı gösterir diğer hâdise de şudur: Mansur ona bâzı hediyeler gönder­miştir. Kabul edip etmiyeceğini denemek istiyordu. MekkS´nin Me-nakıbmda kaydettiğine göre: Ebû Câ´fer, Ebû Hanîfe´ye onbin dir­hem ve bir cariye hediye olarak gönderdi, Ebû Câ´fer´in veziri Ab-dulmelik b. Hümeyd anlayışlı ve iyi görüşlü bir adamdı. Ebû Hanî­fe bu hediyeleri reddedince ona dedi ki:

Yalvarırım, Allah aşkına bunları kabul et. Emlrül-Mü´mi-nin senin aleyhinde bir bahane kolluyor, sebep anyor. Eğer hedi­yelerini kabul etmezsen senin hakkındaki şüpheleri artar, ne olur

bunları kabul et!

Bu işarlara rağmen Ebû Hanîfe yine kabul etmedi. Vezir yine dedi ki :

Parayı ben hediye ve ihsanlar meyanına kaydederim» olur biter. Fakat cariyeyi kabul et. Veya bir özürün varsa söyle ki onu Emîrü´l-Mü´minîne arzedeyim.

Ebû Hanîfe şu cevabı verdi:

Ben ihtiyarladım, kadınlarla işim yok. Elim uzanmıyacak bir cafireyi helâl görmem. Emîrü´l-Mü´minîn elinden gelen bir carireyi satmağa da cür´et edemem...


35- Mansur´u Bâzı Adamları Ebû Hanîfe´ye Kar­şı Tahrîk Ediyorlar


İşte bunlar, Halife Mansur´la Ebû Hanîfe Hazretleri arasında ceryan eden şeylerden bâzı örneklerdir, Ebû Hanîfe´yi daima gözetliyor, onu takip ediyordu. Halifenin etrafındakilerden onu´Ebû. Hanîfe aleyhine kışkırtıp onun hakkında fena zan uyandırmağa ça­lışanlar da vardı. Fakat Ebû Hanîfe hak bildiği yoldan şaşmıyor, doğru bulduğu sözleri söylemekten çekinmiyordu. Allahım, hakkı ve vicdanını razı ettikten sonra başkaları onun sözlerinden razı olacaklarmış veya olmayacakla rnnş bunun ne ehemmiyeti var Menfaatlerini başkalarının zararında arayan kötü niyetli bâzı kim­seler, Mansur´un kinini körükleyerek onu Ebû Hanîfe aleyhine tah­rik etmeğe çalışsalar da bundan ne çıkar- O, böyle şeylere aldmş etmekten çok yüksekte idi.

Hatîb Bağdadî, Ebû Yusuf´dan rivayet ediyor:

«Mansur Ebû Hanîfe´yi davet etti. Mansur´un teşrifat memuru Rabi´ki Ebû Hanîfe´ye karşı düşmanlık besliyordu, bir´ara:

Yâ Emîrü´l-Mü´minîn, bu Ebû Hanîfe senin atana muhalefet ediyor, dedi. Abdullah tbn-i Abbas: «Bir kimse bir şey üzerine yemin etse ve bir veya iki gün sonra ondan istisna yapsa caiz olur» dedi. Halbuki Ebû Hanîfe istisna ancak yemine muttasıl olarak yapılırsa muteberdir, diyor.

Ebû Hanîfe´nin cevabı şu oldu:

Yâ Emîrü´l-Mü´minîn, Rabi´ şu iddiasiyle ordumuzun size bîatı yoktur, demek istiyor.

Nasıl olur bu

Huzurunuzda yemin ederler^Şönra evlerine döndükten son­ra istisna yaparlar, onca bu istisnâf´câiz olduğundan yeminleri ba­tıl olur,..

Mansur güldü.

Rabi´ dedi. Aklını basma al, E,bû Hanîfe´ye dokunma! Mansur çıktıktan sonra Rabi´ Ebû Hanîfe´ye:

Yahu, benim kanımı heder edip akıtacaksın, dedi! Ebû Hanîfe:

Hayır, dedi, öyle bir kastım yok. Sen benim kanımı heder etmek istedin, ben de hem seni günahtan kurtardım, hem de ken­dimi ölümden».[33]

Yine Hatîb Bağdadî rivayet ediyor: Ebu´l-Abbas Tûsî Ebû Ha-iıîfe hakkında kötü niyet besliyordu. Ebû Hanîfe de bunu biliyor­du. Ebû Hanîfe bir defa Ca´fer Mansur´un huzuruna girdi. Başka-ları da vardı. Tûsî, içinden:

Bugün Ebû Hanîfe´yi bir tuzağa bastırayım da görsün, de­di. Ve Ebû Hanîfe ´ye dönerek:

Yâ Ebû Hanîfe, dedi. Emîrü´I-Mü´minîn bizden bir kimseye, bir adamın boynunu vurmasını emrediyor, Sebebini bilmediği hal­de o adamın boynunu vurmak ona caiz midir, değil midir

Ebû Hanîfe´nin cevabı gayet kurnazca oldu:

Yâ Ebû Abbas, Emîrül-Mü´minîn hakla mı emir eder, yok­sa batıl ile mi Tûsî başka türlü cevap veremezdi;

Hak ile emir eder, dedi.-

Öyle ise hakkı yerine getir, nasıl olduğunu sorma! Bundan sonra Ebû Hanîfe yanında oturana dönerek:

O, güya beni tutmak istedi, ama ben onu sımsıkı bağla­dım.[34]


36- Kadı İbn-i Leylâ´nın Hükümlerini Tenkîdî Ve Kadı´nın Mansur´a Şikâyetî


Bu münasebetle Ebû Hanîfe´nin bir durumundan daha bahset­mek istiyoruz ki, kanaatımızca, bu büyük imâma Mansur´un işken­ce yapmasında bunun da tesiri olsa gerektir. Bütün haberlerden anlıyoruz ki, İmâm-ı A´zam Ebû Hanîfe, Küfe kadılarının verdik­leri hükümler, kendi re´yine muhalif düşünce, onları tenkîd ederdi. Yanlış bulduğu noktaları derhal açıkça söyledi. Verilen hüküm lehte olsun, aleyhde olsun, o hususta doğru bildiğini, haklı buldu­ğunu söylemekten çekinmezdi. Bu yüzden kadı, içten içe kızıyor, Ebû Hanîfe´ye kin besliyordu. Hattâ diyebiliriz ki, bunlar kadıyı, ümerâ nezdinde Ebû. Hanîfe aleyhinde konuşmağa bile sevkettîği olurdu. Nasıl ki Küfe kadısı Ibiı-i Ebî Leylâ´nın, Ebû Hanîfe´nin bu halinden bizzat şikâyet ettiği rivayet olunur. Bunun üzerine Ebû Hanîfe bir müddet fetva vermekten menoiunmuş ve sonraları bir vesile ile bu yasak kaldırılmıştır.

Menakıb kitaplarının ve Bağdad tarihinin kaydettiklerine gö-. re: birisi bir deli kadını kızdırmış olacak ki, kadın ona:

Sen, zina yapan iki kişinin oğlusun, demiş, Adam kadıya şikâyet etmiş. Küfe kadısı olan İbn-i Ebî Leylâ dâvaya bakmış, ka-dının aleyhine hüküm vermiş ve kadına mescidde ayak üzere had vurdurmuş, ´hem de iki defa, birisi anasına, diğeri de babasına ka-zi( ettiği için!

Ebû Hanîfe bunu duyunca:

Bizim kadı efendi bu mes´elede tam altı yerde yanılmıştır dedi.

1- Mescidde had vurdurmuştur. Halbuki mescidde had vu­rulmaz.

2- Kadına ayakta dayak attırmıştır, halbuki kadınlara otur­dukları halde had vurulur.

3- Babası için bir had, anası için bir had vurdurmuştur, halbuki bir adam kalabalık bir cemaata kazzef etse ona yalnız bil" had vurulur, kazif olunanların sayısınca değil.

4- İki had vurmayı bir arada toplamıştır. Halbuki iki had birden vurulmaz.

5- Deli kadına had vurdurmuştur, halbuki deliye had yoktur, o mükellef değildir.

6- Anası ve babası için had vurdurmuştur. Halbuki onlar ka-yıbdırîar, mahkemeye gelip dâva etmemişlerdir.

Bu tenkidleri îbn-i Ebî Leylâ´ya yetiştirdiler. O da Emîrin ya­nma girip Ebû Hanîfe´den şikâyette bulundu. Bunun üzerine Ebû Hanfe fetva vermekten menolundu.

Bu yasağa riayet ederek Ebû Hanîfe bir müddet fetva verme­di. Vetiahd tarafından bir elçi geldi, fetva ve hüküm almak için Ebû Hanîfe´ye bâzı mes´eleler arzetti. Ebû Hanîfe:

Bana fetva vermeyi yasak ettiler, diyerek fetva vermekler çekindi. Elçi Emîre giderek işi anlatı. Emîr de:

- Fetva vermesine müsaade ediyorum, dedi. Ebû Hanîfe de tekrar fetva vermeğe başladı.[35]

Ebû Hanîfe yaptığı tenkidlerde kadının hükmü ile fakihın fet­vası arasında fark gözetmiyordu. Halbuki birincide, doğru olsun. yanlış olsun, başkalarını ilzam etmek vardır. Halbuki fetvada baş­kasını ilzam yoktur. Hattâ Ebû Hanîfe´nin yanlış bulduğu fetvâ-lan tenkidi tenfiz olunacak hükmü tenkidinden daha hafif olur­du. Hükümleri daha şiddetle tenkîd ederdi. Çünkü tenfîz olunan hükümde, ona göre bir hüküm yanlış olduğu takdirde, bir hak­sızlık tatbik sahasına konuyor demektir. Ebû Hanîfe bunları ten-kîtf etmekle, zulümden ve haksızlıktan şikâyet etmiş, yıkıcı ve bo­zucu hükümleri önlemiş oluyordu. Ruh haleti bakımından gönül­leri tatmin ettiğinden bu, yerinde bir harekettir. Çünkü kadının hatası yüzünden masum canlara kıyılır, kanlar heder olur, mallar zayi´ olup gider. Hürmet edilecek şeyler ortadan kalkar, hukuk zayi´ olur, haksızlıklar alıp yürür. Bu tenkîdler hâkimi uyanık davranmağa davet sayılır. Fakat umumî nizamı koruma bakımın­dan da kadının hükümlerinin hürmete lâyık sayılması lâzımdır ki, hüküm giyenler hükmün yerinde olduğuna kani´ olsunlar, adalet işleri yoluna girsin, hüküm istikamet üzere yürüsün: Kadı yanılsa -Ha bu yanlış hüküm infaz olunsa, bu hata Örtülü kalınca umumî nizam hukukunu koruma bakımından bu daha yararlıdır. Az hata affolunabilir. Hatayı ilân etmeden gizlice tenbihatta bulunmak, umumî nizamın, sarsılmadan ve ahkâma hürmetin kalkmasından daha hayırlıdır. Ebû Hanîfe gibi büyük bir fakıhın ve kendisine uyulan şanlı imamın mahkeme kararları hakkındaki tenkidlerini,

bu mülâhaza ile gizli yapmasını veya kendilerine yazılı olarak gön­dermesini biz de arzu ederdik. Aralarında yazışma yoksa bile bun­ları bir takrir halinde alâkalı makama gönderebilirdi. Fakat her zamanın kendine mahsus şartları ve icablan vardır.


37 -İlmi Tenkide Tahammül Edemi Yen Kadı, Si­yasete Başvuruyor


Ebû Hanîfe´nin mahkeme hükümlerine karşı durumu nasıl olursa olsun, İbn-i Ebî Leylâ, Ebû Hanîfe´nin tenkidlerini gönül hoşluğu ile, kalb nzasiyle karşılamıyordu. Hattâ bu tenkidler sebe­biyle; ona düşman kesilmişti. Bu düşmanlık yüzünden Ebû Hanîfe´yi eza ve cefaya düşürmek için tuzaklar bile kuruyordu. Hattâ Ebû Hanîfe´nin, hakkında şöyle.dediği bile rivayet olunur;

«Benim hayvanlar hakkında bile helâl addetmediğim bir şe­yi îbn-i Ebi Leylâ benim hakkımda helâl görüyor. Yâni benim ca­nıma kasdediyor.» [36]

Ebû Hanîfe´nin, İbn-i Ebî Leylâ hakkındaki tenkidlerini biraz şiddetli buluyor ve bu tenkidleri herkesin önünde yapmasını hoş görmüyorsak da koca Küfe kadısı gibi bir zatın bu tenkidler yü­zünden aradaki münasebeti düşmanlığa çevirmesini de asla beğe-nemeyiz. Kadı eğer aradaki samimiyeti bozmasaydı, bu şiddet aza­lırdı. Ulema arasında geçen tttr ilim mes´elesi halinde kalırdı, mes´-ele iki âlim arasında olmaktan çıkmazdı; fakat maalesef kadı bu müsamahayı gösteremedi.


38- Hak Uğrunda Gösterdiği Celâlet Ve Metanet


Ebû Hanîfe´nin Hz. Ali evlâcfc taraf tan olduğunu biliyoruz. Bu, ders halkasında onun lisanından duyuluyor, talebesi bunu biliyor­du. Bunlar yetmiyormuş gibi bir. de bakıyoruz. Ebû Hanîfe, Man -sur´un sorduğu mes´elelere hiç çekinmeden onun arzusu hilâfına cevaplar veriyor. Halbuki bu fetva istemeler onun içindekini, ka­naatlerini anlamak için bir vesileydi. Onun fikrini anladıktan sonra Halîfe´ye karşı isyan edenler, îmâm-ı A´zam´m sözlerini kendilerine siper edinmesinler diye onu böyle sözlerden, fetvadan menedebiîir-di. Yine bakıyoruz Ebû Hanîfe, Mansur´un hediye ve ihsanlarım da kabul etmiyor. Bu hediyeler mücerred şehaveîten doğmuş değil, onun iç duygularım anlamak için yapılmış bir deneme olabilirdi. Fakat o bunu düşünmüyor, gelen hediyeleri reddediyor. Halifenin adamlarından kendisini seven biri: Hediyeleri kabul etmesi için yalvarıyor, eğer bîr özürü varsa onu söylemesini rica ediyor, tâ ki kendisi şüphe altında kalmasın. Lâkin, o kabul etmemekte ısrar ediyor. Bunlara ilâveden onu, mahkemelerin heybeti zayi´ olup ol-nnyacağına bakmadan, kendi görüşünce hakka aykırı bulduğu hü­kümleri acı şekilde tenkid ederken buluyoruz. Bunları hakkı sev­diğinden yapıyor. İşte Ebû Hanîfe budur.


39- Mansur´un Kadılık Teklifînî Reddetmesi, İşkence Sebebi Bu Mudur


Mansur´un Ebû Hanîfe´ye canı çokça sıkılmaya başladı: Hz. Ali sülâlesine karşı fazla meylini öğrenince ondan büsbütün soğudu. Çeşitli denemelerden aldığı netice onun şüphelerini kuvvetlen­dirdi. Sorduğu fetvalara da istediği cevabı alamadı. Fakat Ebû Ha-nîfe´nin aleyhine hükmetmeğe elde delil yoktu. Çünkü Ebû Hanî-fe´nin yaptığı bu işler, ders halkalarını geçmiyor, mücerred tenkid haddini aşmıyordu. Dîninde itham edilecek bir yerini de bulamı­yordu ki, sapıklık yapıyor diye onu yakalasınlar. Amellerinden hiçbirinde itham edilecek bir işi yoktu. Noksan ve kusuilu bir işi­ni bulamıyordu ki, onun yakasına yapışsınlar. O, hakikati arayan, Hak yolunda sebat eden, son derece emin, dindar, muttaki seha-ve doğruluğunun şöhreti her tarafı tutmuştu. Namı dillerde dolaşı­yordu. Kılıca sarılıp hükümete karşı gelenlerle beraber olmadık­ça, ona dokunmağa yol yoktu. Fakat halife ondan soğuyor, ona dargındır. Çünkü onun yaptıklarından hoşnut değildir. Kendisi­ne kadılık teklif edip de, o da kabul etmeyince, çoktan beri bek­lediği ve aradığı fırsat Man s ur´un eline geçmiş oldu.

Ona Bağdad kadılığını teklif etti. Böylelikle devletin baş kadısı olmuş olacaktı. Eğer kabul ederse hükümete ihlâsla bağlı olduğu­na veya Mansur´a mutlak surette itaatına delil olacaktı. Eğer ka­bul etmezse umum hak nazarında din bakımından müşkilâta uğra-makıszın,. ona işkenceye sebep bulunmuş olacaktı. Zira madem ki Ebû Hanîfe halk nazarında en faziletli bir âlimdir, bu makama, en lâyık olan odur; bu vazifeyi kabul etmiyorsa, boynuna borç

olan bir şeyi kabulden çekinmiş oluyor demektir, öyle ise bu uğur­da işkenceye maruz kalınca ona katlanması gerektir. Kendisine iş­kence yapılıyorsa bu bütün insanların maslahatına olan bir işi ka­bul etmemesi yüzündendir. Onu tuzağa düşürmek veya ona zulüm yapmak için değil- Mademki en büyük âlimdir, halka karşı ilim ve faziletinin borcunu ödemelidir. Bu da hâkimliği kabul etmekle olur. îşte Mansur bunları söyleyebilirdi.

Yine Mansur şunları da ileri sürebilirdi: Mademki ara sıra ka­dıların hükümlerini tenkid etmektedir. Öyle ise kendisi başkadilık kürsüsüne oturmalı ve kadılara kendisi, Örnek olup onlara müm­kün olduğu kadar doğru yolu göstermelidir. Evet, o verdiği fet­vaları başkalarının hükümlerine üstün tutulan bir fakıhtır. Bir hükmün doğruluğu hakkında onun sözü miyar tutulmaktadır. Bu­na rağmen, şimdi eğer bu vazifeyi kabulden imtina ediyorsa, demek diğer hâkimlerin hükümlerini tenkidi yapıcı değil, yıkıcı imiş de­mek olur. Çünkü kendisine şimdi yapıcı bir iş teklif olunuyor, fa­kat kabul etmiyor. Madem ki kendisi Irak halkı nazarında birinci derecede gelen bir fakıhtır. Halife onu, Başkadı yapmak istemekle en doğru tarzda hareket etmiş demektir. Eğer kendisi imtina ederse. Halife onu kabule zorlayabilir. Bu zorlama zulüm sayılmaz. Çünkü maksat en lâyık adarriı. o makama getirerek hakkı yükselt­mektir.

îşte Mansur halk nazarında kendini mazur göstermek için bunları söyleyebilirdi!


40- Menakıb Kitaplarına Göre İşkence


Ebû Ca´fer Mansur, Ebû Hanîfe´ye kadılık teklif etti, o kabul eımedi. Müşkül mes´elelere hüküm verirken fetva için kendisine müracaat olunmasını istedi, reddetti. Bunun üzerine mansur onu hapse tıktı ve dayak attırarak işkence yaptı. Veyahut bâzı riva­yetlere göre yalnız hapsetti. Meselenin kısacası budur. Târih ve menakıb kitaplarının rivayetlerine göre tafsilât şöyledir:

Muvaffak, Mekkî Menakıbından kaydediyor: «Ebû Hanîfe Bağ-dad´a çağırılıp getirilmesinden bahsederken diyor ki:

Halîfe beni kadılık için davet etti. Ben de ona bu işe lâyık olmadığımı bildirdim. Ben: beyyine davacıya, yemin de dâvâlıya düştüğünü bilirim. Fakat kadılık için bu kadarı yetmez. Kadılığa lâyık olacak kimse senin aleyhine, oğlunun aleyhine ve senin ku­mandanlarının aleyhine hüküm verecek cesarette bir adam olma­lıdır. Bu ise bende yok. Sen beni öyle bir şeye davet ediyorsun ki, gönlüm ona asla razs değil!

Bunun üzerine Mansur:

Sen benim hediyelerimi neden1 kabul etmiyorsun dedi. Ben de şu cevabı verdim:

Emîrül-Mü´minîn bana sırf kendi malından bir şey yollamadı ki ben onu reddetmiş olayım. Eğer kendi malından bir şey gelse onu kabul ederim. Emîrü´l-Mü´minîn´in bana gönderdiği he­diyeler, Müslümanların malından, beyt´üîmaîdendir. Halbuki Müs­lümanların beyt´ülmaîinde benim hiçbir suretle hakkım yok. Ben cepheye gidip savaşanlardan değilimki, serhadlerdekİ mücâhidîer gibi beyt´ül-malden hisse alayım. Mücâhidlerin çocuklarından da değilimki, kimsesiz yavrular gibi beyt´ül-malden bir şey alayım. Fakir de değiîim ki, yoksullar gibi hisse alayım!

Bunun üzerine Halîfe :

öyle ise makamda dur, kadılar sana gelsinler, muhtaç ol-duklan zaman sorsunlar, dedi.[37]

îbn-i Bezzazı Menakıb´mda diyor ki: «Ebû Ca´fer Ebû Hant-fe´ye Başkadiîık teklifinde bulundu. Kabul etmeyince hapsetti. Hattâ 110 kamçı vurdurdu. Sonra hapisten çıkardı ve kapıda bek­lemesini emretti. Kendisine sorulan mes´eleler hakkında fetva ver­mesini istedi. Ona sorulmak üzere mes´eleier gönderdi, o fetva vermekten çekindi. Tekrar hapse atılmasını emretti. Ve yine hapse atıldı. Ona çok kötü muamele ettiler. Gayet tazyik yaptılar.»[38]

Hatib Bağdadî bu hususta tarihinde diyor ki: «Ebû Ca´fer, Ebû Hanîfe´yi huzuruna davet etti. Ona kadılık makamına geçmesini teklif eyledi. O kabul etmedi. Halife o makama seni getireceğim diye yemin etti, Ebû Hanîfe de kadılığı kabul etmem, diye yemin etti. Halifenin teşrifatçısı Rabi´ Ebû Hanîfe´ye:

Duymuyor musun, Emîrül´-Mü´minin yemin ediyor, dedi. Ebû Hanîfe şu cevabı verdi:

Emîrü-i -Mü´minîn yeminin keffaretini vermeğe benden daha kadirdir! dedi. Ve kabul etmemekte ayak diredi. Bunun üzerine hapse-atıldı.»

Yine Bağdad Târihinde, Rabi´ b. Yunus´tan naklolunuyor: «Emîrü´l-Mü´minîn, Ebû Hanîfe ile kadılık mes´elesine münakaşa yaparken gördüm. Ebû Hanîfe diyordu ki:

Allah´tan kork, kadılık emanetini ancak Allah´dan korkan birisine emanet et. Ben kendime güvenemiyorum. Eğer beni Fı-rat´da boğulmakla bu işi kabul etmek arasında muhayyer bırak-san, ben boğulmayı tercih ederim. Senin etrafında bir alay maiye­tin var, ikram beklerler. Ben buna lâyık değilim, yapamam.

Ebû Ca´fer´in canı sıkıldı:

Yalan söylüyorsun, sen bu işe lâyıksın! dedi. Ebû Hanîfe bunu bekliyormuş gibi:

iste hükmünü kendin verdin, yalan söylediğini söylediğin bir kimseye kadılık emanetini nasıl verirsin.»[39]


41 - Mansur´la Ebû Hanîfe´nin Arasında Geçenlerîn Bîr Muhakemesi


Ebû Ca´fer´in, Ebû Hanîfe´ye yaptığı eza ve cefalar ve bunların sebepleri hakkında bir fikir verebilmek için okuyucunun önüne muhtelif rivayetlerin hepsini serip döktük. Ebû Hanîfe ile Mansur arasındaki muhtelif konuşmaların birbirinden farklı olması bun-, lann arasında tezat olduğunu göstermez. Belki de bu konuşmalar muhtelif meclislerde, muhtelif zamanlarda cereyan etmiştir. O itibarla birbirinden farklıdır. Bir defasında rivayetin birinde olan konuşma geçmiş, diğer defasında da diğeri. Bâzan ona kachlık tek­lif etmiş, bâzan hediyelerini kabul etmeyişinin sebebini sormuş­tur. Başka bir defa kadılık kabul etmediğinden ona karşı daha şiddetli konuşmuş, Ebû Hanîfe de aynı şekilde- cevap vermiş ve kadılığı kabul etmektense Fırat nehrinde boğulmayı tercih ettiğini söylemiştir. Diğer defa Mansur, kabul edeceltsin diye yemin eder, o da kabul etmem diye $pmin verir. Mansur´un teşrifatçısı Rabi´ b. Yunus´un «Duymuyor musun, halife yemin ediyor» diyerek gam­mazlık yapması yüzünden nihayet iş hapse dayanıyor. Bütün bun­lardan Ebû Ca´fer ile Ebû Hanîfe arasında eskidenberi ne gibi düşmanlık oldu&unu,. daha doğrusu Ebû Hanîfe´ye karşı içinden nasıl kin beslediğini öğreniyoruz. Bu rivayetlerden anladığımız ve

çıkardığımız neticeler şunlardır:

1- Ebû Hanîfe´nin kadılığı kabul etmemesi, bu, yalnız Man­sur tarafından gelen bir teklif olduğu için değildi. Belki de onu gayet ağır ve hattâ tehlikeli bir iş gördüğünden reddediyordu. îh-timal ki altından kalkamam diye korkuyordu vicdanı bu yükün mes´uliyetini yüklenmeğe razı değildi. O makamın icabı bâzı işler hususunda nefsini tutmağa belki kadir olamaz endişesi vardı. Hak ve adaleti bütün insanlar hakkında müsavat üzere kabul etmek is­temiyordu. Zühd ve takva sebebiyle hükümet vazifesi almaktan çekinen ulema çoktur. Kadılık makamında mes´uliyet vardır. Ebû Hanîfe fetva vermeyi de reddetmiş olsaydı, kesin olarak, sırf bu endîşelerle kabul etmekten çekindiğine hükmederdik. Bunda siya­sî kanaatlerin de rol oynadığına ihtimal vermezdik. Fetva, kadıla­rın maruz kaldıkları müşkülâtı çözmek içindir. Ebû Hanîfe, fetva işlerini gayet iyi bilirdi. Bu hususta hem kuvvetlidir, hem de atıl­gandır. Acaba fetvayı hiçin kabul etmedi. Burada hatıra gelen şu­dur: Ondan fetvası istenen mes´eîeler, bir hükme bağlanacak mahkeme mes´eleleri idi. öyle ise bunların hüküm ve kararla sıkı alâkası var demektir. Halbuki o ne suretle olursa olsun, mahkeme mes´elelerine asla karışmak istemiyordu. Burada şu ince noktaya da işaret edelim ki, bu nevi fetva vermek, hüküm vermekten daha tehlikelidir. Çünkü dâva mevzuunu bilmeden, davacıların sözlerin­den, beyyinelerinden hakkı meydana çıkarmak için delil aramadan, incelemeden mes´elenin hükmü verilmiş olacaktı. Fetva ile mesele­nin hükmünü birbirine karıştırmamak.
devam...

148
0
0
Yorum Yaz